25 Temmuz 2021 Pazar

Alain Badiou - "Gerçek Yaşam Gençliği Yoldan Çıkarmaya Yönelik Bir Çağrı" Kitabı

Sel Yayıncılık’tan ilk baskısını Eylül 2017’de yapan bu kitap 90 sayfa.

Kitaptaki bölümler: Sunuş, Günümüzde Genç Olmak: Anlam ve Anlamsızlık, Oğlan Çocuklarının Çağdaş Yazgısına Dair, Kızların Çağdaş Yazgısı Hakkında. Yazar kitapta sıklıkla filozofun görevinin gençliği yoldan çıkarmak olduğunu vurguluyor.

Bahsedilen gençlik ve gençliği yoldan çıkarmaya yönelik çağrısı sadece biyolojik yaşı genç olanlara değil, kendini her daim genç hissedenlere. Yazar insanlık tarihi boyunca adı hep silinmeye çalışılan kızları sahneye çağırır. Yetişkinlere karşı gençlerin ve yaşlıların ittifakını oluşturacak geniş bir gösteri örgütlemesini salık verir.

Yazar, çağdaş toplumun kız ve oğlanları kalıplar altında yaşamaya zorladığını söyler: Ya günü kurtarmak için, anlık yaşayacak ya da düzene boyun eğip hızla yer edinmeye çalışacak. Kadınların çocukluğunu yaşayamadığını ve erkeklerin büyüyemediğini; bu sebeple ideasız yaşayıp, yoldan çıkıp, rotayı terk edip, geleneklere baş kaldırmak gerektiğini söyler.

“Felsefenin bize öğrettiği, en azından öğretmeye çalıştığı şey, gerçek yaşamın her zaman mevcut olmasa da, asla tamamen namevcut da olmadığıdır. (…) Sahte bir yaşamın, talan edilmiş bir yaşamın, iktidar ve para için amansız bir mücadele olarak yaşanan bir yaşamın, elden gelen her yola başvurarak sadece dolaysız itkilerin tatminine indirgenen bir yaşamın varlığını göstermeye çalışması anlamında gençliği yoldan çıkarmaktadır, yozlaştırmaktadır.”

“Gençliği yoldan çıkarmak tek bir anlama gelir: Gençlerin önceden saptanmış yollara girmemesini, sitenin gelenek göreneklerine itaate mahkûm olmamasını, yeni bir şeyler yaratabilmesini, gerçek yaşama dair farklı bir yönelim önermesini sağlamaya çabalamak.”

“Anlık yaşama, oyuna, hazza, âna, bir müzik parçasına, geçici bir aşk serüvenine, bir cigaralığa, aptalca bir oyuna duyulan tutku diye adlandırılabilecek olan şeydir. (…) Bu durumda ‘yaşam’ diye adlandırılan şey, az çok iyi, az çok kötü anlara bölünmüş bir zamandır ve sonuçta, aşağı yukarı iyi kabul edilebilir olası en fazla âna sahip olmak; işte, hayattan beklenebilecek tek şey budur.”

“Yaratıcı, olumlu bir özgürlüğün ne olabileceğini belirlemek, gelmekte olan yeni dünyanın amacı olacaktır.”

“Bıkıp usanmadan tekrarlayacağım: Filozofun görevi daima gençliği yoldan çıkarmaktır.”

“Bu yaşam anlayışı aynı zamanda ölüm anlayışıdır. Yaşam bu şekilde anlık zamana tabi olduğunda parçalanır, darmadağın olur, tanınmaz hale gelir, artık sağlam bir anlama bağlı değildir.”




23 Temmuz 2021 Cuma

Mustafa Emin Dinççağ - "İnsülin (Kilo Verme) Direnci" Kitabı

Tunç Yayıncılık'tan ilk baskısını Şubat 2020'de yapan bu kitap 80 sayfa.

Kitapta insülinle ilgili çok fazla bilgi verilmiş, anlaması çok kolay, teknik terimlerle boğmayan anlatımıyla kitap çok akıcı bir hale gelmiş.

Kitabın içeriği gayet doyurucu: İnsülinin vücutta nerede üretildiği, metabolik etkileri, nasıl teşhiş edildiği, belirtileri, insülinle ilişkili hastalıklar, obezite, insülin direncinin moleküler düzeydeki oluşumu, tedavisi, egzersiz, insülin direncini azaltan ilaçlar, düzeltmek için yapılması gerekenler, egzersizden fayda almak için yapılması gerekenler, uyku apnesi, kilo vermede dikkat edilmesi gereken ipuçları, insülin direnci olanların kilo verememesinin nedenleri, çorba tarifleri, sebze yemeği tarifleri, salata tarifleri, glisemik indeksi düşük gıdalarla yapılan tarifler, az kalorili tarifler, bazal metabolizmayı artıran içecekler ve kaynakça.

Lafı dolandırmadan ve direkt amaca yönelik yazılmış olmasından dolayı kitabı bir çırpıda okudum, bilip unuttuğum ve bilmeme rağmen uygulamadığım noktaları görmem açısından benim için uyarıcı ve motive edici nitelikte bir okuma oldu. Sıra bende, okuduklarımı ve bildiklerimi uygulayınca bu kitaplara hak ettiği değeri vermiş olacağım.

"Çabuk acıkma, geç doyma, yemeklerden 2-3 saat sonra acıkma hissi, elde ayakta titreme, içi geçer gibi olma, baygınlık hissi, soğuk soğuk terleme, tatlı yeme isteği, giderek kilo alma, ailede diyabet ve şişman insanların olması insülin direnci belirtisidir."

"İnsülin direncinde, vücuttaki insülin fazlalığı; karaciğerde yağlanmayı artıracaktır. Kişide acıkma hissi, çok fazla yemek yeme arzusu doğuracak, kan şekeri yüksekliği ise sık idrara gitme, çok su içme, ağız kuruması ve kilo kaybına neden olacaktır."

"Kadınlarda bel çevresinin 80 cm.yi geçmemesi gerekirken, erkeklerde bu oran 94 cm.yi geçmemek olmalıdır."

"Kısacası insülin direnci, kilo vermekle düzelir."

"Yapılan çalışmalarda egzersiz yapmanın kilo kaybı sağlamada diyet kadar etkisinin olmadığı anlaşılmıştır."

"Egzersiz beyinde başlar."

"İnsülin direnci olan bireylerin, kilo verememesinin nedenleri arasında birinci etken, kişinin kendini tanımamasıdır."




Lucy Knight - "Lucy Knight's Pilates Gymball Workout" Kitabı

 IMC Vision Ltd.'nin 2004'te bastığı bu kitap 64 sayfa.

Kitap 15 kısımdan oluşuyor: Giriş, Pilates İlkeleri, Yararları, Güvenlik Noktaları, Duruş Şekli ve Nefes Düzenlemesi, Nefes Egzersizi, Duruş Farkındalığı, Omurga Kontrolü ve Hareketlilik, Karın Kası Güçlendirme, Uzama, Tam Vücut Entegrasyonu, Esneme, Sözlük, Sonuç, Yazar Hakkında.

Anlaması zor teknik terimler ve zor hareketler içermeyen kitapta her hareket aşama aşama fotoğraflarla gösterilmiş, 65'ten fazla renkli fotoğraf var. Kitapta 26 harekete yer verilmiş.

Evde kendi halinde durup kocaman yer kaplayan pilates topunu haftada en az 2 gün can sıkıntısından kurtarmak için kitaplığın tozlu raflarında kaybolmuş bu kitabı bulup okumam gerekiyordu. Sizin de boşta duran pilates topunuz varsa, bu kitapla onu boş boş durmaktan kurtarabilirsiniz :)




22 Temmuz 2021 Perşembe

Tanıl Bora - "Türkiye'nin Linç Rejimi" Kitabı

Birikim Yayınları’ndan ilk baskısını 2008’de yapan (4 baskı yapmış), benim okuduğum genişletilmiş üçüncü baskısını İletişim Yayıncılık’tan 2021’de yapan bu kitap 116 sayfa.

İçindekiler: Altıncı Baskıya Önsöz, Sunuş, Erken Cumhuriyet ve Linç Disiplini, Linç Ortamı ve Faşizmin Sarkacı, Mukayeseli Linç Etüdleri, Linç Açılımı, Linç Kültürü Üzerine Birkaç Not, Gezi Linçleri, 2002-2013 Yılları Arasında Gerçekleşen Linç Girişimleri

Kitapta ülkemizdeki bazı linç örneklerini okurken kanınız donacak; ancak yazarın amacı zaten bu: “Linç denen barbarlığın olağanüstü dehşetine dikkat çekmek.” Eğer ülkemizde yerleşik linç kültürüne yönelik “hafıza kaybı”nız varsa, kitabı okumanız yaşanan şiddet olaylarını hatırlamanızda faydalı olacaktır; bir daha unutmamak için, utanmak için, düşünmek için, at gözlüğünü çıkarmak için…

Nazi Almanyası ile ilgili kıyaslamaları okurken de kitabın tamamında da emin olacağınız en önemli tespitlerden biri şu oluyor: “Şiddet, daha çok şiddet, iktidarsızlık korkusunun ilacıdır.”

Linç kültürü gelişmiş olmakla doğrudan bağlantılıdır, buradaki korelasyonu kurmakta kimse zorlanmaz sanırım; çünkü “Linç ve linç tehdidi, hukuksal düzeyde suç olmaktan öte, medeniyet kaybıdır.”.

Yakın tarihi merak eden, linçin sistematiğiyle ilgili güzel bir sosyolojik araştırma-inceleme kitabı okumak isteyen herkese bu kitabı tavsiye ediyorum.

“Linç, en aşikâr medeniyet kaybıdır. Linçin sıradanlaştığı, kolektif bir utanç yaratmadığı, infiâl uyandırmadığı bir toplum, toplum olma vasfını yitirir.”

“Linç hukuku, hukuksuzluk demektir. “Bazı” insanların hukuktan istisna edilmesi demektir. İnsanların hukuktan istisna edilmesinin, yani haksızlığın, adaletsizliğin doğallaşması, meşrulaşmasıdır.”

“Linç, kalabalığın azlığı çiğnemesidir – bazen, tek birisini. Korunmasız, çaresiz durumdakine saldırmaktır. Köşeye kıstırılmış, kuşatılmış olana çullanmak… Yerdekine bir tekme savurmak… Bireysel sorumluluk üstlenmeden, kalabalığın koynuna sığınmış, “anonim” bir cürmün gölgesine saklanarak…

Yapılabilecek en büyük vicdansızlıklardan, olup olabilecek en şerefsizce işlerden biri, kısacası. Her canını sıkanı, her tuhafına gideni, en basit bir gündelik hayat ihtilafındaki muhatabını şeddeli şeddeli “şerefsiz” diye anmanın konuşmada virgül yerine geçtiği bir toplumsal vasatta, linçin infial yaratmaması da bize bir şeyler söylüyor olmalı.”

“Türkiye’de linç girişimleri kendine göre bir rutine oturmuş durumda. En çok Kürtleri, zaman zaman solcuları, bir de eşcinselleri ve “sapkın” sayılan başka cinsiyet gruplarını hedef alıyor. (“İdeolojik” bir maksada hamledilemeyecek, özel alanda cereyan eden teşebbüsler, cabası.)”

“Genel, evrensel bir ahlaki ve politik sonuç çıkartacak olursak, linçin tek karşılığı var: Barbarlık.”

“Linç sözcüğünün olur olmaz kullanımının, “gerçek” linçle ilgili duyarlılığı düşürücü etkisini de fark etmek zorundayız.”




21 Temmuz 2021 Çarşamba

Nilüfer Demir - "Birey, Toplum, Bilim: Sosyoloji Temel Kavramlar" Kitabı

Turhan Kitabevi’nden ilk baskısını 2004’te yapan bu kitap 156 sayfa. Şu anda gözden geçirilmiş yedinci baskısı 192 sayfa olarak görünüyor kitabevinin sayfasında. Ben tabii ki ilk baskısına sahip olduğum için ve kitabın yazarı Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden hocam olduğu için kendimi müthiş şanslı hissediyorum. Kendisi şu anda Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’ndeki öğrencilerini şanslı hissettiriyor.

Kitabı yıllar sonra şimdi yeniden okuduğumda oluşan ilk düşünce “Keşke hocam daha çok kitap yazsa.” oldu. Sosyolojiyle aranızda mesafe varsa, sosyolojiden korkuyorsanız ve sosyolojiyi anlamıyorsanız bu kitabı okuduktan sonra tüm bu ihtimaller ortadan kalkıyor. Kitap aynı zamanda çok kapsamlı, dili anlaşılır, örnekler hayattan. Sosyoloji meraklıları için harika bir başlangıç kitabı.

Kitap ön söz, giriş, kaynakça kısmı hariç on bir bölümden oluşuyor. Giriş kısmında görünenin arkasındaki sorgulama yolları anlatılırken sosyolojinin amacı, kendimizi nasıl kalıp düşüncelere hapsettiğimiz, eleştirel düşünme ve eleştiri ölçütlerine değiniliyor. Kitabın birinci bölümünde sosyolojik teorinin entelektüel ve tarihi gelişimi, klasik ve modern sosyolojinin kurucuları, ülkemizde sosyolojik düşüncenin öncülerine yer verilmiş. İkinci bölümde yöntem ve Comte, Marx ve Durkheim’ın yöntem anlayışlarına değinilmiş. Üçüncü bölümde sosyalizasyon ve toplumsallaşma mekanizmaları anlatılmış. Dördüncü bölümde toplumsal gruplar, beşinci bölümde toplumsal kategoriler altıncı bölümde toplumsal statü ve rol dağılımı, yedinci bölümde toplumsal tabakalaşma, sekizinci bölümde toplumsal hareketlilik, dokuzuncu bölümde kültür, onuncu bölümde toplumsal kurumlar, on birinci bölümde ise toplumsal kontrol mekanizmaları anlatılmış. En sonda da kaynakçaya yer verilmiş. Her bölümün sonunda ya bölüme ilişkin tamamlayıcı sorular ya da okuma parçası var.

Daha ön sözden itibaren sizi etkisi altına alacak bu kitabı bütün sosyoloji meraklılarına tavsiye ediyorum.

“Evrende makro mikroda yansıma bulur, mikro da kendini makro içinde tamamlanmış hisseder.”

“Sosyolojik bakış açısı, olaylara analitik bakmayı gerektiren ve baktığınız yere göre bakışınızın değiştiğinin farkındalığını getiren bir analitik değerlendirmedir. Dersin ilk gününde, öğrencilerime sorduğum ilk soru, "içinizde okuma yazma bilmeyen var mı" olur ve sorunun yanıtı hep bir ağızdan söylenen "hayır"la verilir. Bunun arkasından öğrencilerime, Japonca ya da Çince bir metin uzatır ve okumalarını rica ederim. Bir şaşkınlık ve gülüşme sonrası "ama hocam biz Türkçe okuma yazma biliyoruz, bize bunu sordunuz diye düşündük" derler. Sosyolojik bilginin aslında Japonca metni çözmek bilgisine sahip olmak anlamına geleceğini, dilin bir semboller sistemi olduğunu bunu çözebilmenin bilgisinin sosyolojik bakışta yattığını ve bu bakışı kullanamamanın sebebinin öncelikle kalıp yargılarımız da olduğunu anlatır ve ilk konuya böylece girerim.”

 



15 Temmuz 2021 Perşembe

Georg Simmel - "Gizliliğin ve Gizli Toplumların Sosyolojisi" Kitabı

İlk basımını Nisan 2016’da, benim okuduğum bu üçüncü basımını Ocak 2019’da yapan bu kitap 64 sayfa.

Kısa olduğuna bakmayın, titizlikle okunması gereken ve “kolay” olmayan bir kitap, içerik ne kadar ilgi çekici olsa da belki de bu “zorluk” çeviriden kaynaklı olabilir.

Alman sosyolog Georg Simmel bireysel ilişkiler üzerine temellendirilen gizlilik kavramını titizlikle ele alırken gizliliği yalan ve dışlanma gibi konularla da ilişkilendirmiş. Ben okurken çok keyif aldım ve öğrendim. Sosyolojiye yeni başlayanlar bu kitabı daha sonraya erteleyebilir.

“İşin doğası gereği, insanlar arasındaki bütün ilişkiler birbirleri hakkında bir şeyler bildikleri ön koşuluna dayanır. (…) Her bir sosyal tabaka içinde birey, diğer bireylerin her birinin yaklaşık olarak ne kadar kültüre sahip olduğunu varsayacağını bilir. Kişisel olarak farklılaşmış bütün ilişkilerde, aşikâr çekincelerle doğrulayabileceğimiz gibi, her birimin sözler ve eylemler yoluyla diğer birime kendini açığa vurma derecesinin yoğunluk ve tonu gelişir. Bütün bu bilmede ne kadar hata ve saf önyargının gizlenmiş olabileceği önemsizdir.”

“İnsan dışında, kendini gösterme ya da gizleme becerisine sahip başka bir özne daha yoktur; başka hiçbir özne anlaşılmayı ya da yanlış anlaşılmayı göz önünde bulundurarak tutumunu değiştirmez.”

“Sosyolojik yapılar en belirgin olarak, içlerinde kullanılan yalan ölçüsüne göre farklılaşır.”

"Eksiksiz karşılıklı şeffaflık diye bir şey olsaydı, insanların birbirleriyle kurdukları ilişkiler hayal edilemeyecek bir şekilde değişirdi. Farklı ortaya koyuşların birbirinden çok uzak olabilecek sayısız kökenden kaynaklanması ve her miktarın aynı anda diğer küçük ya da büyük ölçülere kıyaslanmasına bağlı olarak hem küçük hem de büyük olarak hesaplanan insan doğasının ikiliği, sosyolojik ilişkileri genel bir ikilik içinde düşünmeyi gerekli kılar; yani sosyalleşme güçlerini oluşturan birlik, uyum, ortaklığın, toplumun gerçek yapısını oluşturmak için mesafe, rekabet, uzaklaştırma ile kesintiye uğraması gerekir."

“Maddi mülk aynı zamanda ego’nun bir uzantısıdır -mülkiyet sahibine itaat eden şeydir, tıpkı, farklı bir derecede olsa da, bedenin ilk “mülkümüz” olması gibi- ve bu mülkiyete yapılan her türlü ihlal kişiliğe karşı bir tecavüz olarak görülür; yani ihlalin merkezinde egonun ihlali anlamına gelen bir ruhsal özel mülkiyet vardır. Gizlilik, hayatın mahrem içerikleri alanına saygı duyan bir adalet hissinden başka bir şey değildir.”

“Düşünmeden edilmiş bütün sözleri açgözlülükle gözetlemek; en küçük bir eylem ya da ses tonunun anlamı gibi, sıkıcı soruşturma ısrarı; şu ya da bu ifadelerden ne anlam çıkarılabileceği; belirli bir isimden bahsedildiğinde yüz kızarmasının anlamı- bütün bunlar harici sır tutma sınırını aşmaz; tamamen kişinin kendi zihninin işidir ve dolayısıyla öznenin sorgulanamaz haklarına dahildir.”

‘’Gizlilik insanlar arasına bariyerler yerleştirir ama aynı zamanda dedikodu ya da itiraf yoluyla bariyerleri yıkma cazibesi de sunar. Bu cazibeye bir üst ton olarak sırrın ruhsal hayatı da eşlik eder. Böylece sırrın sosyolojik anlamı, uygulamadaki ölçüsü ve işleme şekli, sırrı kendine saklama kapasitesinde ya da ihanet etme dürtüsüne karşı direncinde aranmalıdır. Bu saklama ve açıklama oyunundan insan ilişkilerinin nüansı ve kaderi ortaya çıkar.’’

“Gizlilik grup üyelerinin karşılıklı ilişkisini, daha doğrusu bu ilişkiyi oluşturan diğer etkileşim formlarıyla olan bağlantısını karakterize ederken, “gizli toplulukların” oluşmasıyla, bir bütün olarak grubun sınırları dışına da yayılabilir. Bir bireyin varlığı, yaptıkları ve sahip oldukları bir sır olarak kalmaya devam ettiği sürece, bireyin genel sosyolojik önemi izolasyon, antitez, egoist bireyselleşmedir. Bu durumda gizliliğin sosyolojik anlamı dışsaldır. Ancak böyle bir grup gizliliği varoluş şekli olarak değerlendirdiği anda, gizliliğin sosyolojik anlamı içseldir.”

“Dışlanmayan herkes içeridedir. (…) Açıkça dışarıda bırakılmayan kişi içeridedir ve açıkça içeriye alınmayan kişi dışarıdadır.”

 

 



11 Temmuz 2021 Pazar

Gabriel Tarde - "Monadoloji ve Sosyoloji" Kitabı

Doğu Batı Yayınları’ndan ilk baskısı Eylül 2019’da çıkan bu kitap 80 sayfa.

“Toplum nedir?” sorusuna “Bizim bakış açımızdan bunu tanımlayabiliriz: Toplum, son derece farklı biçimlerde herkesin tek tek ve karşılıklı olarak birbirine sahip olmasıdır.” diye cevap veren Tarde, birey ve toplum anlayışını Leibniz’in monadlarından esinlenerek kuruyor; monaddaki bağımsızlık ve eşsizlik Tarde’ın toplumu oluşturan bireylere bakışını gösterir, benzerlik değil farklılıklar merkezdedir, yalnız bahsedilen bağımsızlık beraberliğe de muhtaç olan bir ilişkiselliktedir. Tarde’ın düşüncesinde birey toplumdaki devinimi yaratan etkin bir öznedir, edilgen bir unsur değildir.

Sosyolojiyle ilgili daha önce okumalar yapmış herkesin kolaylıkla okuyup ayırdığı vakte değecek bir kitap. Sosyolojiye yeni başlayanlara tavsiye etmem.

“Yıldızlar, yaşayan bireyler, hastalıklar ve kimyasal kökler gibi, uluslar da yalnızca birer antitedir ve bu antiteler filozof denilen tarihçilerin iddialı ve kuru teorilerinde uzun süre gerçek varlıklar olarak kabul edilmiştir. Siyasi veya sosyal bir devrimin nedeni yazarların, devlet adamlarının ve her türden mucidin yarattığı etkide aramanın bir soysuzluk ve bayağılık olduğunu; bunun insan ırkının dehasından, anonim ve insanüstü aktör olan halkın içinden kendiliğinden geldiğini yeterince tekrar etmedik mi?”

“Eğer sonsuz-küçük sonludan sadece derece olarak farklılaşsaydı, eğer şeylerin temelinde, anlaşılabilir ve kavranabilir yüzeylerinde olduğu gibi sadece konumlar, aralıklar ve yer değiştirmeler olsaydı, sonlu olarak kavranılamaz olan bir yer değiştirme neden sonsuz-küçük haline gelerek yapısını değiştirirdi? Demek ki sonsuz-küçük sonludan nitelik bakımından farklılaşıyor; hareketin, kendisinden başka bir nedeni vardır; fenomen bütün varlık değildir. Her şey sonsuz-küçükten çıkar ve her şey oraya geri döner; hiçbir şey sonlunun, kompleks olanın çevresinde aniden ortaya çıkmaz, ne de orada yok olur. Buradan, sonsuz derecede küçüğün, bir başka deyişle ögenin, her şeyin nedeni ve tözü, kaynağı ve amacı olduğu sonucunu çıkarmayacaksak, hangi sonucu çıkarmalıyız?”

“Eğer dini veya diğer inançlar değilse ya da ihtiraslar ve açgözlülükler değilse, dünyayı yöneten ve ilerleten şey nedir?”

“Düşünceyi veya kutsal istenci ne kadar sınırsız sanarsak sanalım, bunun bir olmasını istediğimizde hemen o anda yetersiz hale gelir -tıpkı realitelere yönelik açıklamalar gibi. Çelişkili şeylerin bir arada var olmasını gerektiren sınırsızlık ile tam uyum isteyen birlik arasında seçmek gerekiyor -mucizevi bir şekilde birini diğerinden, yani sırayla birinciyi ikinciden, sonra ikinciyi birinciden türetmediğimiz müddetçe.”

“Monadolojik veya atomist herhangi bir sistemde, her fenomen küçük, görülmez ve sayısız tanrılar olan birçok etkenden doğan aksiyonlar halinde çözülebilen bir bulutsudur. Bu çoktanrıcılık fenomenlerin evrensel uyumunu ne kadar eksik ve kusurlu olursa olsun açıklamaya gerektiriyor. Eğer dünyayı oluşturan öğeler birbirinden ayrı, bağımsız ve özerk olarak meydana geldilerse, bunların büyük bir bölümü veya oluşturdukları grupların büyük bir bölümü kusursuz bir şekilde değilse de en azından kararlı diyebileceğimiz sınırlarda niçin birbirine benziyor? Bunların hepsi olmasa da büyük bir bölümü neden yakalanmış, boyun eğdirilmiş ve sonsuzluklarının içerdiği bu mutlak özgürlükten vazgeçmiş gibi görünüyor? Nihayetinde, düzensizlik yerine düzenliliğin ve öncelikle düzenliliğin ilk koşulunun, yani gittikçe artan dağılmanın yerine artan toplanmanın neden bunların ilişkiye girmelerinden doğduğunu anlayamıyoruz.”

“Her şeyin temelinde gerçek veya muhtemel olan her şey vardır.”

“Tüm bilimler sosyolojinin dalları olmaya yazgılı gibi görünüyorlar.”

“…kendi başına bırakıldığında bir monad hiçbir şey yapamaz. İşte asıl olay budur ve bu bir başka olayı açıklamaya yaramaktadır; monadların bir araya gelme eğilimi. Bu eğilim maksimum inanç ihtiyacını ifade ediyor kanımca. Evrensel tutarlılık bu maksimuma eriştiğinde, tüketilen yetkin istek yok olacak ve zaman bitecek.”

“Eğer ben aynı kafadaki binlerce kardeş monadın arasında sadece bir yönetici monad ise, bu monadların bizlerden aşağıda olduğunu inanmak için temelde nasıl bir nedenimiz olabilir ki? Bir hükümdar ille de bakanlarından veya sahip olduğu kişilerden daha mı zekidir?”

“Her an hiçbir şey kendi kendini yaratmaz diye tekrar etmeye zorlanan bilim insanlarının, üstü kapalı bir şekilde değişik varlıkların basit ilişkilerinin bizzat bu varlıklara sayısal olarak eklenmiş yeni varlıklar haline gelebileceğini açık bir şeymiş gibi kabul ettiklerini görmek gerçekten çok şaşırtıcıdır.”

“Tekdüzenin, monotonun ve homojenin birlikteliğinden can sıkıntısından başka ne doğabilir? Eğer her şe özdeşlikten geliyorsa, her şey onu amaçlıyor ve ona gidiyorsa, bizi büyüleyen bu çeşitliliklerin kaynağı nedir?”

“Fransız veya İngiliz olduğumuz gibi, memeli hayvanlarız biz ve bu nedenle kanımızda yalnızca bizi benzerlerimizi taklit etmeye, onların inandıklarına inanmaya, onların istediklerini istemeye eğilimli kılan sosyal içgüdü tohumları taşımıyoruz; aralarında anti-sosyal tohumların bulunduğu sosyal olmayan içgüdü tohumları da taşıyoruz. Kuşkusuz eğer toplum bizi bütünüyle yaratmış olsaydı, bizleri sadece sosyal ve toplumcul yapabilirdi. Demek ki kentlerimizde ortaya çıkan ve onları altında alan bu anlaşmazlık, nefret ve kıskançlık lavları organik hayatın derinliklerinden geliyor. Cinselliğe olan tutkunun altüst ettiği tüm devletleri hesap edin, onun bozduğu veya değiştirdiği tüm inançları, tüm dilleri, kurduğu tüm kolonileri, ılımlı hale getirdiği veya iyileştirdiği tüm dinleri, uygarlaştırdığı tüm barbarca şeyleri, gücü ve özsuyu olduğu tüm sanatı düşünün! Gerçekten de başkaldırıların kaynağı aynı zamanda gençleşmenin, yenileşmenin ve modernleşmenin kaynağıdır. Aynı yerden gelenlerin ve ataların taklidinden başka tam olarak sosyal olan hiçbir şey yoktur.”

“Bizi düşünmeye iten önemli bir nokta var: Hayat bir gün bu yerkürenin üzerinde ve belli bir noktada başladı. Peki, aynı maddeler aynı ögelerden meydana geliyorsa, hayat niçin başka bir yerde değil de bu noktada başladı? Hayatın sadece özel ve çok komplike bir kimyasal bileşim olduğunu kabul edelim. Peki, ama diğerlerinden farklı bir ögeden değilse nereden doğmuş olabilir?”

“Toplum nedir? Bizim bakış açımızdan bunu tanımlayabiliriz: Toplum, son derece farklı biçimlerde herkesin tek tek ve karşılıklı olarak birbirine sahip olmasıdır.”

“Sınırına dayanmak ve kaçınılmaz güçsüzlüğüyle karşı karşıya kalmak: Ne korkunç bir sarsıntıdır bu her insan için ve her şeyden önce ne büyük bir sürpriz! Kuşkusuz, sonsuz-küçüğün sonsuz-büyüğe karşı olan bu evrensel iddiasında, bunun sonucunda ortaya çıkan evrensel ve sonsuz sarsıntıda, karamsarlığı haklı gösterecek çok şey vardır. Küçücük bir başarı için binlerce başarısızlık!”

“Bugünkü toplumlarımızın bize salık verdiği çıkarımlara inanmak gerekirse, dünyada yenenler ve yenilenler arasında eşitsizlik giderek artacak. Birilerinin zaferi ve diğerlerinin mağlubiyeti her geçen gün daha açık ve eksiksiz hale gelecek.”




9 Temmuz 2021 Cuma

Bernard Lahire - "Sosyoloji ve Sözde Mazeret Kültürü" Kitabı

Açılım Kitap’tan ilk baskısını 2020’de yapan bu kitap 112 sayfa.

Fransız sosyolog dilimize çevrilen bu ilk kitabını Charlie Hebdo’nun ve France Inter’in eski direktörü olan Philippe Val’in son yıllarda sosyolojinin “mazeret kültürü” ürettiği suçlamalarına karşı yazıp bütün iddiaları ilişkisel bir sosyolojik bakış açısıyla reddetmiş.

“Bıkmadan, serinkanlılıkla, zor zamanlarda bile, anlamaya çalışan herkese.” diye başlayan bu kitabı bir solukta bitirdim diyebilirim, konusu güzel, yazarın dili ve tavrı harika, böyle olunca kitap kendini bir çırpıda okutuyor.

Sosyolojiye meraklı herkese bu kitabı tavsiye ederim, felsefe meraklıları da okuyabilir; çünkü sık sık Spinoza’dan alıntılara yer vermiş.

“Sosyolog, herhangi bir siyasi bağlılıktan uzak durmalı ve çalışmalarının sonuçlarını yayınlayarak kendi ideolojik kampını (bir vatandaş olarak) zaman zaman hayal kırıklığına uğratabileceğinin farkında olmalıdır. İzlemesi gereken tek “parti çizgisi” “hakikat partisi”dir.”

“Sosyoloji, sayısız muhalefete yol açar: Bireylerin her daim bilincinde olmadığı kolektif düzenlilikleri ya da alışkanlıkları görünür kılarak, nadiren bireylerin iradelerinin ürünü olan toplumsal yapıları, toplumsal mekanizmaları ve toplumsal süreçleri -sosyoloji sürekli olarak bu bireylere yakında nüfuz eder- gün yüzüne çıkararak insanlığı dördüncü bir narsistik yarayla cezalandırmıştır.”

“Sosyoloji, bireyin davranışının tüm nedenlerini ve ilkelerini kendi içinde taşıyan, kendi içine kapalı bir varlık olmadığını hatırlatır. Buradan yola çıkarak sosyoloji, özgür, kendi kendini belirleyen ve sorumluluk sahibi İnsan’a dair tüm büyülü görüşlere karşı çıkar. Simetrisizliğin, eşitsizliklerin gerçekliğini, tahakkümü ve sömürü ilişkilerini, gücün kullanımını ve damgalanma süreçlerini de gün yüzüne çıkarır. Bunu yaptığı zaman da, ayrıcalığı elinde bulunduran veya niteliği her ne olursa olsun bir güç kullanan, bilinçsizce pozisyonlarının avantajlarına sahip olabilmeyi isteyen herkesi illa ki rahatsız eder. Sosyoloji bu nedenle, boş lakırdıyla karnını doyuranların öfkesini uyandırır: Bu kişiler güç ilişkilerini ve tarihsel eşitsizlikleri doğal olgular olarak, tahakküm durumlarını da özgürce razı olunmuş gerçeklikler olarak görürler.”

“Bugün bir kültür bakanının edebiyat okumaya zamanının olmadığını itiraf edebilmesine üzülürüz; ancak ne onun ne de gelmiş geçmiş tüm bakanların sosyoloji ya da antropoloji, tarih ya da siyasal bilimler kitaplarını düzenli olarak okumuyor olmalarına şaşırmak hatta bu durumdan utanmak gerekir….konu toplumsal gerçeklik üzerine etkide bulunmak olduğunda toplumsal gerçekliği inceleyen bilimlerle ilgili bir tek satır bile okumaksızın politika yapılabiliyor.”

“Sosyoloji eleştirisi aynı zamanda, sosyal bilimleri, haklı olarak, özgür ve bilinçli yahut gelişimlerinin bir dizi ayrıcalık veya avantaja yol açacağı ihtimalini çok iyi bilen bir özne fikrine saldırı olarak görenlerin bir muhalefetidir. Ayrıcalıklar ya da avantajlar karanlıkta kaldığı sürece daha az saldırılabilirdir. Bu nedenle toplum bilimlerinin ne olduğunu ve ne olmadığını açıklamak, onlarla ilişkili niyet okumalarını yok etmek ve toplumsal faydalarını hatırlatmak gerekir.”

“Tarafsız tutum, son derece gerçek olan bireysel niyetleri, onları yapılandıran ve mümkün kılan geçmiş ve şimdiki karşılıklı bağımlılık ağlarının içine yerleştirmeyi öğretir.”

“Her birey, onu oluşturan deneyimler aracılığıyla diğerlerinden ayrıldığı ölçüde eşsizdir. Dolayısıyla katıldığı grup ve kurumlardan, parçası olduğu etkileşim türlerinden ayrılamaz.”

“Sosyoloji, seçimlerin yapılmadığını, kararların alınmadığını veya niyetlerin ya da iradelerin var olmadığını söylemez. Sadece seçimlerin, kararların ve niyetlerin pek çok kısıtlamanın kesişiminde bulunan gerçeklikler olduğunu söyler. Bu kısıtlamalar hem içseldir hem de de dışsal: geçmişteki çeşitli toplumsal deneyimlerle işlenmiş, inanma, görme, hissetme, düşünme, davranma eylemlerine bağlı yatkınlıklar bütününden oluştuğu içi içseldir; seçimler, kararlar ve niyetler her daim toplumsal bağlamların içinde olduğu, hatta bazen toplumsal bağlamların içinde olduğu, hatta bazen toplumsal koşullara göre formüle edildikleri için de dışsaldır.”

“Her birey, tüm belirleyicilerinin bilincinde olamayacak kadar multi-sosyal ve çok belirleyenlidir. Bu nedenle toplumsal bir determinizm fikrine karşı konulması normaldir. Çünkü birey, çeşitli yatkınlıkların taşıyıcısıdır ve içinde bulunduğu toplumsal durumlara göre üzerinde çeşitli güçler uygulanır; birey de zaman zaman bir davranış özgürlüğü hissine sahip olabilir. Ancak özgürlük hissi, bireylerin ne yapacaklarını ve nasıl yapacaklarını belirleyen şeylerin bilincinde oldukları olgusundan ziyade, bütün olarak eylemleriyle kuşatılmış oldukları, arzularına, kısa vadedeki hedeflerine ya da uzun vadeli projelerine kapılmış halde ne yapıyorlarsa o oldukları olgusundan kaynaklanır.”

“Biçimlendirmeye katkıda bulunduğumuz bu dünya tarafından biçimlendirilmiş olan bizler hiçbir şekilde bu dünyadan kaçamayız; ister marjinal olsun ister konformist, ister tahakküm eden olsun ister tahakküm edilen, hepimiz bu dünyanın bizden yarattıklarıyla ve içinde bulunduğumuz durumlara göre bu dünyada yapabileceklerimizle bir şeyler yaparız.”

“Tahakküm altında olanlar, sosyoloji karşıtı söylemlerde zikredildiklerinde, hemen gerçekdışılaştırılırlar. Bu kimselerden bahsedenler, söz konusu tahakküm durumlarını yaşayanların yerine kendilerini koymak için asla zihinsel çaba harcamazlar.”

“Sefil ekonomik koşullarda yaşamak, istediği zaman çıkarılabilecek bir şapka takmak gibi değildir.”

“…baskı altında yapılmış bir seçime özgürlük demek epey komik”

“Hangi tip bireyin, neyin akabinde ve hangi şartlar altında rıza gösterdiği her zaman sorgulanmalıdır. Bir rıza üretmenin toplumsal koşullarının ne olduğu, yani hangi şartlar altında, hangi deneyimlerin sonucunda ve hangi biyografik, ekonomik, politik veya kültürel bağlamda rıza gösterildiği sorulmadığında, toplumsal ilişkilerin nesnel gerçekliği bir kenara bırakılmış olur.”

Tahakküm edilenler hakkında tepeden bakarak düşüncesizce konuşan her siyasi aktör, eğer babası, çalışarak geçen bir yaşamın sonunda bir iş kazası nedeniyle ölüp, arkasından yas tutan ve işi başından aşkın bir anne ile onu yalnız bırakmış olsaydı; aile içinde pedofili kurbanı olsaydı ya da annesini fahişelik yaparken görseydi; hayatı boyunca, ekonomik güvencesizlik ve duygusal yoksunluk, akademik başarısızlık, kantin masraflarını ödemede zorluklar, tatile gidememe, küçük yaşta şiddete maruz kalma, konut bulmada zorluklar, etnik profilleme, küçük işler, işsizlik vb. gibi durumları biriktirmiş olsaydı, kendisinin neye dönüşeceğini sormalıdır. Böyle bir durumda her şeyin mümkün olduğu, özgür iradenin yok edilemez bir evrensel gerçeklik olduğu ve kaderinin daima elinde olacağı duygusunu sürdürür müydü? Hiçbir şeyin garantisi yok.”

“Sosyoloji, sorgulanması zor bir kanıt olarak dayatılan bir gerçekliğin üzerinde gücün yeniden kazanılmasını mümkün kılar. Bize sunulduğu haliyle gerçeklik, tercihleri, altında yatan diğer olasılıklar arasında gizler ve sürekli olarak saf dışı bırakılan alternatif, olası ya da potansiyel gerçekliklerin düşünülmesini yasaklar. Kuzey Amerikalı sosyolog Joseph Gusfield’in çok doğru olarak söylediği gibi, “Hayal edemediğimiz şeyi, arzulayamayız da.” Gusfield, yol kazaları ve alkol tüketimi arasındaki ilişki hakkında yaptığı çalışmada şunu çok iyi göstermiştir: Gerçek hiçbir zaman resmi söylemlerin bize sunmak istediği kadar basit değildir.”

“Sosyolojik araştırmalar, toplumsal problemlerle ilgili genel söylemlerin bize, bu problemlerin anlattığı sanılan şeylerden çok daha farklı şeyleri anlattığını; ayrıca bu söylemlerin, koşullarından çıkmak isteyen kişileri sık sık damgaladığını anlamamızı mümkün kılar. Dolayısıyla sosyoloji bu söylemleri hedeflediğinde, “yanlış bilinen” toplumsal bir gerçekliğe yardımcı olur. Analizcinin alternatif bir politikası ya da ideolojisi yoktur, ancak bir problem hakkında konuşup yazanlara yaptıkları ya da söyledikleri şeyin bilgiden yoksun olduğunu anlatmaya çalışır. Ayrıca, bu kişileri okuyan veya dinleyenlerin uyanık ve eleştirel olmalarını sağlar.

Bir sorun karşısında, sosyolojik dekonstrüksiyon, bu sorunun diğer sorunların düşünülmesini nasıl engellediğini ya da bu sorundan bahsetme biçiminin diğer bahsetme biçimlerini tahayyül etmenin nasıl önüne geçtiğini göz önünde bulundurmalıdır.”

“Sosyolog, toplumsal sorunları ortadan kaldırma görevinde “sorunun” farklı bir şekilde ortaya konabileceğini ya da bu tür bir sorunu ele almayı reddedebileceğini düşünme imkanı sağlamak amacıyla hayali bir perspektif varyasyonundan faydalanır ya da karşılaştırmalara dayanır.”

“Sosyokültürel animatör, alanı sosyal, kültürel ve eğitsel animasyon olan bir sosyal hizmet uzmanıdır. Genel olarak, bir kolektif ve bireyleri için ve onlarla birlikte, eğitimsel, pedagojik, kültürel, sosyal ve eğitsel eğlence projelerinin tasarlanmasından, düzenlenmesinden ve geliştirilmesinden sorumludur.”

“Sosyoloji, sağduyuya aykırı olarak, toplumda yaşayan bireyleri rekabet eden kümeler halinde kategorize etmekten, sınıflandırmaktan ya da gruplandırmaktan yorgun düşecektir: Sosyoloji, “insanlığın rakip sürülere bölündüğünü inandırmayı amaçlayan ahlaki, kolektif, faydacı, kuşkucu bir söylemdir.””

“Sosyologların çalışmaları, bir bilgi eylemi olarak bireylerin fiili durumunu değiştirmez. Sosyoloji, bireylerin pratiklerinde veya davranışlarındaki düzenlilikleri ortaya çıkarır. Dünya gerçekten öngörülemez olsaydı, hiçbir sosyal bilim mümkün olmazdı. Bunlar sosyologların sık sık ortaya çıkarmak istedikleri düzenliliklerdir, ama bu düzenlilikleri icat edenler onlar değildir ve bunları neşe içinde keşfederler.”

 



Max Weber - "Sosyoloji Disiplinin Doğuşu" Kitabı

Gece Kitaplığı’ndan ilk baskısını Kasım 2020’de yapan bu kitap 102 sayfa.

Hiçbir zevk almadan okuduğum nadir kitaplar arasındaki yerini aldı, çeviri kaynaklı mı, neden böyle oldu anlamadım, kitabın içine bir türlü giremedim.

“Bir aktivasyonu anlayabilmek için kişinin benzer bir eylemi kendi başına gerçekleştirebilmesi gerekli değildir: “Sezar’ı anlamak için Sezar olmaya gerek yoktur.” Bir deneyimi tamamen “yeniden yaşama” yeteneği, kişinin onu gerçekten kesinlikle anlamış olduğundan emin olmak için önemlidir, ancak anlamını yorumlamak için kesinlikle gerekli değildir. Herhangi bir davranış parçasında, anlaşılabilen unsurlar, çoğu zaman anlaşılamayan unsurlarla yakından bağlantılıdır.”




6 Temmuz 2021 Salı

Figen Paslı - "Söylemeye Korkmak: Çocuk Cinsel İstismar Vakaları" Kitabı

Nika Yayınevi’nden ilk baskısını Aralık 2019’da yapan bu kitap 148 sayfa.

Kitapta çocuğa yönelik cinsel istismar olayından sonraki her aşamaya yer verilmiş. İstismara ilişkin genel bilgiler, çocuğun istismarı açığa vurma süreci, ülkemizdeki mevzuat ve uygulamalar, yasal süreç, çocuğun korunması, çocuk ve annelerin istismar olayına ilişkin deneyimleri, mahkeme ve koruma süreci, soruşturma süreci ve tıbbi süreç, istismarın aile yaşamına getirdikleri ve mikro çevrenin tutumu, istismarın nasıl açığa çıktığı, uygulamaların güçlü ve güçsüz yanları, profesyonellere ilişkin sorunlar, çocuk koruma sistemine ilişkin sorunlar, yapılanma sorunları dahil etraflıca ele alınan toplumumuzun yarası bu olayla ilgili bu kapsamlı çalışmadan öğreneceğiniz bilgiler çok fazla ve yapılan görüşmeleri okumak çok can yakıcı. Ne kadar profesyonelce bakmaya çalışsam da çoğu yeri okurken öfkelendim.

Keşke böyle kitaplar yazılmak zorunda kalmasaydı, keşke çocuklar büyüklerinin karanlığına bulanmasaydı, keşke çocuklar adalete güvenerek büyüyebilseydi ve adalet hep yerini bulsaydı.

Çocuklara daha güzel yarınlar bırakmak için elimizden geleni yaptığımızdan lütfen emin olalım.




Ozan Çavdar - "Sivas Katliamı - Yas ve Bellek" Kitabı

İletişim Yayınları’ndan ilk baskısını 2020’de yapan bu kitap 272 sayfa.

Kitap dört bölümden oluşuyor. “Sivas Katliamı’nın Belleğini Araştırmak” isimli ilk bölümde araştırmanın yönetimi, süreci, kavramsal ve kuramsal tartışma ve bellek konuları işlenmiş. “Sivas Katliamı Belleğinin Tarihsel Zemini” isimli ikinci bölümde Alevilik, Alevilik örgütlenmeleri ve katliamlar dönemi, belleğin politikleşmesi, bellek mücadelesi konuları işlenmiş. “Bellek Topluluğu Olarak Sivas Aileleri” isimli üçüncü bölümde katliam tarihsel süreklilik bağlamında ele alınmış, ailelerin acıda yakınlaşmaları ve belleğin inşası konuları işlenmiş. “Bellek Mekanları, Bellek Ritüeller” isimli dördüncü ve son kısımda ise travmanın mekanı, hatırayı yaşatmak, kayıpla başa çıkmak konuları işlenmiş ve sonuç kısmında ise yazar bu çalışmanın sonuçlarını paylaşmıştır.

Ailelerle olan görüşmelerde çoğu zaman boğazımda yumrukla kitaba devam edemeyip, ara vererek okumaya devam ettim. Daha önce bu katliamı yaşayan ailelerle ilgili böyle bir çalışma olmadığı için kitap önemli bir katkıda bulunmuş. Kitapta müthiş bir emek var, müthiş bir sabır ve çok fazla acı var.

Yaşamak kim bilir nasıl zordu, hatırlamak kim bilir nasıl zor, yaşamaya devam etmek hele nasıl zor… Dilerim bu kitabı herkes okusun, herkes kendine pay çıkarsın ve bu kitabı okuma iyiliğini kendine ve topluma yapsın.

Dilerim hep mutlu günler hatırlayalım, hep huzurlu günler yaşayalım, hep bir ve birlikte olalım.

Genlerimizde yeterince acı var.

“Sivas Katliamı söz konusu olduğunda, çoğunlukla öldürülen entelektüellerden söz edilir ve katliamın Alevilere dönük niteliği atlanır.”

“…Sivas’ı aynı zamanda bir “çocuk katliamı” olarak adlandırıyordu.”

“Kurtarılacağız diye öldürülmeyi bekliyorsun.”

“İçinde insan yakılan bir yere nasıl bilim ve kültür merkezi denilebilir?”

“Biz susarsak, sustukça sıra bir başkasına da gelebilir.”

“Ölünce unutuluyor her şey. Ölünce unutuluyor acı.”




Siddhartha Mukherjee - "Tıp Yasaları" Kitabı

Optimist Yayınları’ndan ilk baskısının Mayıs 2017’de yapan bu kitap 88 sayfa.

Pulitzer Ödülü sahibi olan yazar bu kitapta, genç bir tıp öğrencisiyken tanık olduğu bir ameliyat sonrasında hocasının söylediği “Mükemmel bilgiyle mükemmel kararlar almak kolaydır. Tıp sizden mükemmel olmayan bilgiyle mükemmel kararlar almanızı ister.” sözünden yola çıkıp farklı hasta vakalarını ele alıyor ve bunlardan yola çıkarak kendi tıp yasalarını ortaya koyup 3 tane tıp yasası keşfediyor.

Kitabı hem sağlık çalışanları hem hastalar hem de tıpa meraklı kişiler okuyabilir.

 

Yasa Bir: “Güçlü bir sezgi, zayıf bir testten çok daha güçlüdür.”

Yasa İki: “”Normaller” bize kuralları öğretir; “çizgi dışılar” bize yasaları öğretir.”

Yasa Üç: “Her mükemmel tıbbi deneyde, mükemmel bir insan taraflılığı vardır.”

“Bu öldürücü tekdüzeliği kırmanın tek yolu okumaktı.”

 

 



John Shirley - "Yeni Tabular" Kitabı

İlk baskısını 2018’de Ayrıntı Yayınları’ndan yapan bu kitap 112 sayfa. Kitabın yazarı aynı zamanda senarist ve şarkı yazarı. Kitapta yazar...