29 Mayıs 2021 Cumartesi

Leigh Bardugo - "Çöküş ve Yükseliş" Kitabı

Martı Yayınları’ndan Mart 2020’de sekizinci baskısı çıkan bu kitap 517 sayfa.

Serinin son kitabını tıpkı ilk iki kitap gibi heyecanla ve merakla okudum. Benim gibi fantastik romanları seven biriyseniz kitapların kalınlığına aldırmadan kitapları bir günde bitirebileceğiniz kadar güzel bir kurguya ve akıcı bir anlatıma sahip bir seri.

Netflix’te bu harika kurgunun devamını izlemeyi sabırsızlıkla bekliyorum; kitaptaki karakterlere can veren oyuncular işinin hakkını vererek yaptığı için, bu harika hikayenin devamını ve ilk sezondaki gibi hikayenin neredeyse tamamına sadık kalınıp kalınmadığını görmek için beklemek zor olacak.

Her kitapta olduğu gibi bu kitabın sonunda da kitaptan bağımsız bir hikaye anlatılmış, bu sefer iki tane: “Küçük Bıçak” ve “Ormandaki İblis”. İkisi de keyifli.

Yazarın kitaplarına ara verip biraz gerçek hayata döneceğim bundan sonra, yine fantastik bir evrene kaçmak istediğimde yazarın diğer üçlemesine başlayacağım.

“”Çok uzak değil,” dedi küçümseyerek. “En az burada olduğun kadar oradasın da. Dağı oluşturan aynı şeyler seni de oluşturuyor. Ciğerleri yok, öyleyse seninle birlikte nefes almasına izin ver. Nabzı yok, öyleyse ona kalp atışların ver.”

“”Bizde, öz özü çağırır, denir evlat. Fakat bilimler yeterince yüceyse, bizim özümüz de diğer bütün her şeyin özü gibidir. Işık, aralardaki boşluklarda yaşar. O; dağın toprağında, kayalarında, karlarındadır.”

“Sen sadece içinde bulunduğun anda yaşıyorsun. Bense gelecekte de yaşıyorum.”

“Sevdiklerim öldüğünde, çözülecek gizem kalmadığında hayat neye benzeyecekti ki?”

“Umudun su gibi kurnaz olduğunu söylerdi. Bir şekilde daima yolunu bulurdu.”

 





25 Mayıs 2021 Salı

"Stretching - Kas Germe Tekniği" Kitabı

Boyut Yayın Grubu’ndan 3. baskısı Ocak 2014’te çıkan bu kitap 112 sayfa.

Kitap 6 bölümden oluşuyor: Stretching nedir, kaslar ve hareketler, neden kasları germe, hazırlık aşamaları, kasları germe ve etkileri, kasları germe terimleri.

Kitabı uygulayarak okudum, her hareketi tek başıma gayet rahat yapabildim. Bundan sonra da “Tibet’in Gençlik Pınarı” ikinci kitabının içindeki hareketlerle harmanlayıp yapmayı düşünüyorum.

Çok ihmal ettiğimiz ve aslında her gün vakit buldukça yapmamız gereken kasları germe tekniğine (stretching) maalesef pek çok şeye yaptığımız gibi gereken önemi vermiyoruz. Bunu düzenli olarak yaptıktan sonra yogaya geçiş de daha kolay olacaktır.

Kitabın içinde ayrıca beslenme, solunum, fiziksel kondisyon, ofiste yapılabilecek hareketler, hamileler ve yaşlılar için bazı hareketler de verilmiş.



23 Mayıs 2021 Pazar

Leigh Bardugo - "Kuşatma ve Fırtına" Kitabı

Martı Yayınları’ndan ilk baskısını 2014’te yapan bu kitap 496 sayfa.

Tıpkı serinin ilk kitabı gibi o kadar akıcı ki, dün başladığım gibi bitirmem yetmedi, serinin son kitabına da hemen başladım merak duygusuyla.

Hayal gücünden etkilenmemek mümkün değil, karakterler, kurgu, hikaye hepsi çok iyi. Hikayenin sonunu o kadar merak ediyorum ki, umarım yüzlerce sayfayı okumayı değer bir son olur.

Birinci ordu, ikinci ordu, Rüzgarın Hakimleri, Ateşin Hakimleri, Dalgaların Hakimleri, Fabrikatörler, Cellatlar, Şifacılar, Karanlıklar Efendisi, Güneş Elçisi, Karanlıklar Diyarı, karanlık ve ışığın savaşı… Sona doğru merak duygusu dayanılmaz bir noktaya erişiyor.




22 Mayıs 2021 Cumartesi

Leigh Bardugo - "Gölge ve Kemik" Kitabı"

Martı Yayıncılık’tan Mart 2020’de ilk baskısını yapan bu kitap 448 sayfa.

Netflix’te dizisini izledikten sonra diğer sezonların çekilmesini beklemek istemediğim ve devamını çok merak ettiğim için hemen siparişini verdiğim 3 kitaplık serinin ilk kitabını dün başladığım gibi bitirdim. Çok akıcı, kasmıyor, sıkmıyor, başladığınız zaman bitirmeden bırakmanız çok zor.

Bu sefer “Kitap mı daha iyi, yoksa dizi mi?” sorusuna vereceğim net bir cevabım yok; çünkü ikisinden de aynı keyfi aldım. Dizide kitaba büyük ölçüde sadık kalınmış, tabii ki de kitapta olmayan ya da kitapta olup da diziye koymadıkları yerler var; ama geneli aynı.

Kitabın sonunda kitaptan bağımsız “Duva Cadısı” isimli bir hikaye vardı, onu da keyifle okudum, oldukça iyiydi.

Müthiş bir hayal gücü. Fantastik roman sevenlerin beğeneceği bir kitap.

“Sonsuz olan nedir? Evren ve insanın açgözlülüğü.”

“Timsah olmak da kötü bir şey değil. Tabii kartal olarak doğmadıysan.”

“Işığın kendisini göstermesine izin ver. Öz özü çeker, unutma.”

“Bir şeyleri istemek bizi zayıf kılar.”




Deniz Yetkin - "Yanlış Beden" Kitabı

Cinius Yayınları’ndan ilk baskısını Ekim 2020’de yapan bu kitap 46 sayfa.

İsmini kendisi seçen Deniz’in bir eşcinsel, bir trans birey olarak yaşadıklarını, bütün çabasına rağmen seks işçisi olmak zorunda kalmasını ve o süreçte yaşadıklarını, koskoca hayatını 46 sayfaya olanca samimiyeti ve dürüstlüğüyle anlatışını okuyacaksınız.

Daha çocukken, hiçbir şey bilmiyorken, bir şeylere cevap aramasını ve anlamlandırmaya çalışmasını, ailesinin tavrı farklı olsa yapmak zorunda kalmayacağı seçimlerini, arkadaşlarının yaşattığı hayal kırıklıklarını, toplumun acımasızlığını ve empati yoksunluğunu, yine de hayata cesurca nasıl tutunduğunu okurken bir yandan da insanların neden her şeyi bu kadar zorlaştırdığını ve birbirimizin hayatını neden cehenneme çevirmekten vazgeçmediğimizi sorgulayacaksınız.

Dilerim bu kitabı çok fazla kişi okusun, özellikle LGBTİ+ insanlara karşı önyargısı olan kişiler.

“Ama çocuktum sonuçta, bir eşcinsel olduğumu bilmek bir yana eşcinselin ne demek olduğunu bile bilmiyordum. Ancak sezebiliyor, anlamlandırmaya çalışıyordum.”

“Vücudumun bana söyledikleriyle insanların söyledikleri birbirleriyle çelişiyordu. Kendimle tanışmak istiyordum ama sürekli başkaları giriyordu: Küçümsemeleri, alaycılıkları, dışlayıcılıklarıyla…”

“Bir erkeklik organına sahip olmam, bu bedenle doğmam erkek olduğum veya öyle hissettiğim anlamına gelmiyor maalesef.”

“Ailem elbette çocuklarındaki “tuhaflığın” hep farkındaydı. Bu, sanılanın aksine doğuştan gelen bir şey. Ben yanlış bedende doğmuş bir kadındım, ne fazla ne eksik…”

“Toplum bizim hastalıklı ve anormal bir azınlık olduğumuza inanıyor, daha doğrusu inanmak ve bizi de inandırmak istiyor. Oysa tam aksi: Biz de varız, çok kalabalığız ve en önemlisi de normaliz. Hasta değiliz.”

“Bunun zaten normal olduğunu, kendi normalleri dışında da normaller olduğunu bilmiyor, anlamıyorlardı.”

“İnsanlar neden kendileri gibi olmayanların da varlığını kabul etmez, neden onların istediği gibi yaşamasına kendince onay vermez? Bu tahakkümü, bu cüreti nereden bulurlar? Tüm bunlar ne için?”

“İnsan sürekli tekrarlayan kötü şeylere ne kadar alıştığını düşünse de her defasında farklı bir yerinden kırılabiliyordu.”

“Çünkü bu topluma, bu dünyaya bizim gibi 1-0 yenik gelenler için sorunlar asla bitmez. Bizim için sorunları aşmak diye bir şey yoktur, sadece ona alışmak, onu idare etmeyi öğrenmek vardır.”

“Bir gün ani bir kararla hayatını, kariyerini değiştirip bambaşka bir yola girme şansımız yok bizim. Çünkü gittiğimiz her yerde önce ayıplayan bakışlara maruz kalırız, sonra da kapılar yüzümüze kapanır. Bir bankada,, bir devler dairesinde, bir kurumsal şirkette kadın kıyafetleri giyerek çalışan bir erkek, doğru ifadeyle trans birey gördünüz mü hiç?”

“…Bu yüzden karakteri, kimliği, tavrı, cinsiyeti ve yönelimi ne olursa olsun çocuğa onun bunun değil kendi ailesinin arka çıkması, bütün dünyanın karşısında duracağı bir kimliği varsa bile onu cesaretlendirmesi, sarıp sarmalaması lazımdı. Huzuru evde bulamayan onu dışarıda arar ve bulma ihtimali çok ama çok düşüktür.”

“İnsanların hiçbir çağda başkalarının hayatları üzerinde ahkam kesmende, yargıda bulunmadan yaşamayı başaramamaları size de çok tuhaf gelmiyor mu?”

“Varlıklıysan, şanslı doğmuşsan veya şansın sana sonradan gülmesini sağlamışsan, bir statü sahibiysen cinsel yönelimini dışa vurmanda, yaşamanda bir sakınca olmuyor.”

“İnsanoğlu bugünün dünyasında onu sarsması, şaşırtması, öfkelendirmesi gereken her şeyi normalleştirdi. Şiddet, öfke, sevgisizlik, haksızlık, adaletsizlik… Yetmez gibi en normal, zararsız şeyleri korkulması, kaçınılması, yok edilmesi gereken şeyler haline getirdi. İnsanın tabiatı çok ilginç, gerçeği gizleme konusunda müthiş bir çaba sarf etmekten hiç erinmiyor.”

“Ailem, doğduğumda bir isim vermiş bana, bir erkek ismi… İsim koymak ilginçtir çünkü hayatının asla tamamen senin ellerinde olmayacağını anlatır sanki…Önce ailendir kaderin, sonra adın, yaşadığın yer, sonra dünya ve içine düştüğün çağ.”

 


Dani Rabaiotti, Nick Caruso - "Hayvanlarda Prt’lama Sanatı" Kitabı

Alakarga Yayıncılık’tan ilk baskısını Ocak 2021’de yapan bu kitap 144 sayfa. İçinde 80 tane hayvana ayrı ayrı yer verilmiş.

Uzun süredir bir kitabı okurken bu kadar eğlenmemiştim. Bir yandan üzülüp sinirleniyorsunuz; çünkü içeriğindeki bazı hayvanların türü yok olma tehlikesiyle karşı karşıya, insanların bu konuda ne kadar duyarsız olduğuna değinilmiş, doğa ve hayvanlara yönelik tahribatımız anlatılmış.

Bu kitabı okurken sanki muzip ve çevreci bir belgeseli izliyormuş gibi hissediyorsunuz. Ayrıca kitabı okuyana kadar osuruğun bu kadar işlevi olduğunu bilmiyordum: İletişim kurmak, yolda birbirini bulmak, öldürmek, felç etmek, lider olmak...

“2015 yılında Kuala Lumpur’a götürülen iki bin keçiyi taşıyan bir uçakta, keçilerin durmak bilmez osurukları yangın alarmını devreye sokmuş ve zorunlu inişe geçilmiştir.”

“Şu an tek boynuzlu at diye bir canlı olmayabilir, ancak bir noktada var olduysa kesinlikle osuruyordu. Bilim insanları hala osuruklarının gökkuşağı ve simlerden oluşup oluşmadığını tartışıyorlar.”

“Maalesef geçmiş yıllara göre daha az gergedan osuruklu bir gezegende yaşıyoruz; çünkü boynuzları için beş tür gergedanın beşi de öldürülüyor.”

“Ne kadar kötü kokulu osurukları olsa da zürafaların kendi burun delikleri popolarından o kadar uzaktadır ki büyük ihtimalle kokusunu almıyorlardır! Evrim ne mükemmel şey.”

“Köpeklerle yakın ilişkilerimiz adına bilim insanları ya osuruk sıklığını ya da etkisini azaltmak için çalışmalar yapmışlardır. Hatta osurukları içinde tutan bir giysi bile geliştirilmiştir. Bu ürünün yapımında her osuruğu koklayarak ne kadar kötü koktuğuna karar veren kişiler çalışmıştır; yaptığınız işten memnun değilseniz buyrun size bir fırsat.”

“Kedilerin osurup osurmadığı hakkında tartışmaya gerek yok. Kediler osurur. Hatta protein ve sülfür açısından zengin olan besinleri yüzünden çok kötü kokulu osurukları olur. Yarı-evcil oldukları için de sizin rahatsız olmanız pek umurlarında olmaz, evin her tarafını kokuturlar.”

“Çoğunlukla birkaç dakikalık küçük çaplı salımlar görülse de bir saatin üzerine çıktıkları da olur. Büyük ihtimalle hayvanlar aleminin en uzun osuranı tesbih böcekleridir.”

“Diğer primatlarda olmayan bir özelliğimiz osuruklarımıza duygu yüklememizdir; utanç, iğrençlik, aynı zamanda zevk, başkalarının talihsizliklerinden alınan zevk ve bazense mutluluk. İnsanlık oldum olası osuruklarını etkileyici bulmuştur.”

“Osuruklar Dante’nin ünlü İlahi Komedya’sındaki Cehennem bölümünde de yer alır. İblislerin marşları “kıç trampeti”nden oluşur. Tahmin edeceğiniz üzere osurduklarının bilinmemesini isteyen başkalarını suçlamayı seçer. Örneğin köpekler tercih edilen günah keçilerindendir. Her şeye rağmen insanlar osurur. Her gün on-yirmi osuruk civarında bir performans sergilerler, bu sayı daha lifli beslenildiğinde elliye varabilir.”



16 Mayıs 2021 Pazar

Khaled Hosseini - "Ve Dağlar Yankılandı" Kitabı

İlk baskısını Eylül 2013’te yapan, okuduğum 30. baskısını Everest Yayınları'ndan Haziran 2020’de yapan bu kitap 424 sayfa.

Kitabı az önce bitirdim, üzerine "Deniz Duası'nı yeniden okudum; 5 günde yazarın 4 kitabını bitirmiş oldum ve tabii ki benim en sevdiğim iki kitap “Uçurtma Avcısı” ve “Deniz Duası” oldu, sonra “Bin Muhteşem Güneş” ve en sonda da bu kitap var.

Kitapta birçok karakterin öyküsü farklı bölümlerle anlatılıp hepsinin arasındaki bağ sonradan güzelce kurulmuş; ama diğer kitaplardaki kadar etkili bir hikâye ve başarılı bir yazarlık bulamadım. Betimlemeleri yine harika; ama diğer kitaplarında çıtayı çok yükselttiğinden belki, duyguları harekete geçiren veya etkileyen bir taraf bulamadım. Sanki karakterler, duygular, olaylar, her şey havada kalmış gibi; diğer kitaplara kıyasla vasat kalmış. Belki de işin içine çok fazla karakter karıştırıp onların hikayesini anlatırken sonunu getirmiş olmasındandır, daldan dala atlamış gibi; yani her karakterden aslında farklı bir kitap çıkarabilirdi; ama bana göre olmamış maalesef, çok dağılmış. Tabii bir kitap çıkarsa yine koşarak gidip alıp okurum, o ayrı; ama beklentiyi çok yükseltmiş birinin başına gelebilecek bir şey herhalde bu; ama bu kitapla çıta kırılmış.

Tüm bu sebeplerden şöyle bir tavsiye verebilirim: Eğer daha önce bu yazarın hiçbir kitabını okumadıysanız ilk bu kitaptan başlayın, sonra sırayla devam edersiniz.

“Cesur biri olmadığını söylüyorsun, ama ben sende cesaret görüyorum. Senin yaptığın şey, taşımayı kabullendiğin o suçluluk duygusu, cesaret ister. İşte bunun için sana saygı duyuyorum.”

“İnsanlar en çok kendi çocuklarını severdi. Kardeşiyle Pervane’ye ait olmadığı gerçeği değiştirilemezdi. Onlar bir başka kadının artıklarıydı.”

“İyi şeylerin hiçbiri bedava değildi. Sevgi bile. Her şeyin bedelini ödüyordun. Ve eğer yoksulsan, elindeki tek nakit, kahır çekmekti.”

“Abdullah, Baba’yı bu salıncakta sallanırken bir türlü gözünün önüne getiremiyordu. Onun da bir zamanlar kendisi gibi bir oğlan çocuğu olduğunu tahayyül edemiyordu. Bir çocuk. Kaygısız, ayağına çabuk. Oyun arkadaşlarıyla birlikte açık tarlalarda paldır küldür koşan. Şimdiyse elleri yaralı, yüzü derin yorgunluk çizgileriyle bezeli Baba. Elinde kürekle, tırnaklarının altında çamurla doğmuş olması pekâlâ mümkün görünen Baba.”

“Bir başkasının yüreğini, yüreğinden geçenleri yargılarken kişi bir miktar da olsa alçakgönüllülükten ve yardımseverlikten nasibini almış olmalı. “

“Ve lütfen ona deyin ki, benim vesile olduğum malum gelişmenin hangi sonuçlara yol açtığını bilmiyorum. Tek teselliyi umutta aradığımı söyleyin. Umudum, şu an her neredeyse, bu dünyanın verebileceği huzuru, lütfu, sevgi ve mutluluğu bulmuş olması.”

“Onun, arzusu ve doğası hilafına, ömür boyu sessizce boyun eğmeye mahkûm, sürekli korkan, yanlış olanı göstermekten, söylemekten ya da yapmaktan ödü kopan o cefakâr, mutsuz kadınlardan birine dönüşmesini istemedim. Batı’da bu kadınlara hayranlık duyan, çetin yaşamları nedeniyle onları kahraman ilan edenler var; onların yaşamına tek bir gün tahammül edemeyecek, uzaktan hayran olmayı yeğleyen insanlar bunlar. İsteklerini söndürmüş, hayallerini gömmüş kadınlar, ama yine de onlarla konuştuğumuzda gülümser, hiçbir sorunları yokmuş gibi yaparlar. Sanki gıpta edilesi yaşamlar sürüyormuş gibi. Ama yakından bakınca, o çaresiz anlamı, o kıstırılmışlığı fark ede, bütün o iyimserlik gösterisini nasıl yerle bir ettiğini görürsünüz. İçler acısı bir durum. Kızımın bunu yaşamasını istemedim.”

“Birileri tarafından, cinsellikten korunup kollanmam gerektiğini söyleyen tavra öfkeliydim. Kendi bedenimden bile korunmam gerekiyordu. Çünkü ben bir kadındım. Ve kadınlar, bildiğiniz üzere, duygusal, ahlaksal ve zekâ açısından zayıftır, olgunlaşmamıştır. Onlar özdenetimden yoksundur, baştan çıkarılmaya, ayartılmaya karşı savunmasızdır. Cinselliğe aşırı düşkün olan bu varlıklar gemlenmedikleri sürece önüne gelenin, her Ahmet’in, her Mahmut’un koynuna giriverir.”

“Kendimi kaybolmuş gibi hissettiğimi anlamıyordu. Bir yerde okumuştum, tepenize çığ düştüğünde, bütün o karın altında yatarken neresi aşağı neresi yukarı anlayamaz oluyormuşsunuz. Karı iteleyip kurtulmak istiyor ama yanlış yönü seçip kendinizi daha da derine, kendi mezarınıza gömüyormuşsunuz. İşte kendimi aynen böyle hissediyordum, yönünü şaşırmış, arafta kalmış, pusulamdan olmuştum. Dahası, sözcüklere dökemeyeceğim kadar derin bir bunalımdaydım. Bu durumdayken, çok aciz, çok savunmasız olursunuz.”

“Belki de Maman’ın gerçek yeteneği buydu, Peri’nin bastığı toprağı sarsmak. Dengesini bile isteye bozmak, onu tepetaklak etmek, kendine bile yabancılaştırmak, zihnine, hayatı hakkında bildiğini sandığı her şeye kuşku tohumu ekmek, kendini kaybolmuş, yolunu yitirmiş gibi hissetmesini sağlamak…”

“Neydim ben, Maman, diye düşünüyor Peri. Rahminde büyürken -tabii düştüğüm rahmin seninki olduğunu varsayarsak- benden beklenen neydi? Bir umut tohumu mu? Seni karanlıktan kurtarması için alınmış bir bilet mi? Yüreğindeki deliği kapatacak bir yama mı? Öyleyse, yeterli olamadım. Yanına bile yaklaşamadım. Acının merhemi değildim, yalnızca bir başka çıkmaz sokak, bir başka yüktüm; sense bunu çabucak görmüş olmalısın. Çok erken fark etmiş olmalısın. Ama ne yapabilirdin ki? Tefeci dükkanına gidip beni satamazdın ya.”

“Adel birdirbir oynar gibi çocukluğunun üstünden atladığını hissediyordu. İndiğinde de artık geri dönüşü olmayacaktı, çünkü yetişkin olmak babasının bir zamanlar bir savaş kahramanı olmak için söylediği şeye benziyordu: Bir kere oldun mu, öyle de ölürsün.”

“…bir süre konuşmadan oturuyoruz; nihayet farkına varmak, yitirilen onca zamanın, heba edilen fırsatların bilincine ermek, aramıza olanla ağırlığıyla çöktü.”

“Kültür bir evse, dil de ön kapının ve içerideki bütün odaların anahtarıdır, dedi. Onsuz darmadağın olursun, diye ekledi, doğru düzgün bir yuvadan, meşru bir kimlikten yoksun kalırsın.”

“Maman zarif, yetenekliydi. Çok okurdu, pek çok konuda insanlara açıklamakta hiçbir sakınca görmediği, güçlü fikirleri vardı. Ama aynı zamanda çok derin bir hüznü vardı. Hayatım boyunca elime bir kürek tutuşturdu, hadi, içimdeki şu boşlukları doldur Peri, dedi.”

“Anladığından emin değilim. Öteki nedeni söylemiyorum ona. Onu kendime bile itiraf etmekte zorlanıyorum. Öylesine arzulamama karşın, özgür kalmaktan ödümün koptuğunu yani. Baba gidince bana ne olacağından, nasıl yaşayacağımdan korktuğumu. Ömrüm boyunca cam bir tankın içindeki, saydam olsa da nüfuz edilemez, aşılamaz bir engelin gerisindeki bir akvaryum balığı gibi güvenler yaşadım. Karşı taraftaki parıltılı dünyayı gözlemekte, canım isterse kendimi onun içinde düşlemekte özgürdüm. Ama hep, Baba’nın benim için inşa ettiği, sağlam, geçit vermez bir varoluşun sınırları içinde, korunaklı, kısıtlı kaldım, başlarda yaşım gençken bile isteye, şimdiyse, babam günden güne solup giderken, çaresizce. Sanırım cam duvarlara alıştım ve cam kırıldığı, tek başıma kaldığım taktirde suyla birlikte dışarıya fışkırıp kendimi hiç bilmediğim, engin bir boşlukta umutsuzca çırpınırken, soluk almak için deli gibi debelenirken bulmaktan ödüm kopuyor.

Nadiren kabullendiğim gerçek şu ki, Baba’nın ağırlığını sürekli sırtımda hissetme ihtiyacı duydum.”



14 Mayıs 2021 Cuma

Khaled Hosseini - "Bin Muhteşem Güneş" Kitabı

 

İlk baskısını Nisan 2008’de yapan, okuduğum 10. baskısını Ağustos 2009’da yapan bu kitap 492 sayfa.

Kitaba bu öğleden sonra başladım, az önce bitirdim; yani yine taze duygularla yazıyorum.

Khaled Hosseini’nin ikinci kitabı olan “Bin Muhteşem Güneş”i, ilk kitabı “Uçurtma Avcısı”ndan hemen sonra okumaya karar vermiş olmamın ne kadar doğru olduğunu gördüm; çünkü yazar bazı kısımlarda birinci kitaba hep göz kırpmış, böylelikle olayların eş zamanlı şekilde kurgusunu aktarmış, bu da kitaba ayrı bir anlam ve güzellik katmış.

İlk kitaptaki gibi ağlamasam da, kitap bittiğinde boğazımda yine kocaman bir yumruk vardı ve gözlerim de doluydu. Yine ilk kitaptaki çığlık atma, haykırma, çaresizlik, umut, umutsuzluk, öfke, sevgi, keder hislerini yoğun şekilde yaşadım. Kendimi bu duygulardan dolayı yine çok bitkin hissediyorum ve böyle bitkin hissettikçe insanlık için adalet, eşitlik arzumla insanlara karşı öfkemle umudum aynı oranda artıyor. Umarım insanlar olarak her düşüncenin, inancın fanatiklerinden ve her türlü adaletsiz, vicdansız, bölen, ayrıştıran, kayıran, zarar veren zihinlerden bir an önce kurtuluruz.

Müthiş bir yazar, bu kitapla da ona olan hayranlığım biraz daha arttı, kitabı elimden bırakamayacağım kadar büyük bir merakla okudum, bunu yakalamayı her yazar başaramıyor. Üçüncü kitabı “Ve Dağlar Yankılandı”ya hemen başlayacağım ve ardından yine son kısa ağıt kitabı olan “Deniz Duası”nı bir kere daha okuyacağım.

Kitaptan Alıntılar: 

“Pusulanın hep kuzeyi gösteren ibresi gibi, bir erkeğin suçlayan parmağı da daima, mutlaka bir kadını gösterir. Her zaman. Bunu hiç unutma, Meryem.” 

“Korkuyorsun, Nana, derdi ona. Hiç tadamadığın mutluluğu benim bulmamdan korkuyorsun. Benim mutlu olmamı istemiyorsun. İyi bir hayatımın olmasını istemiyorsun. Habis, fesat kalpli olan sensin.”

“Hep var olan, altlarda, gerilerde gizlenen yapmacıklığı, kof, sahte güvenceleri ilk kez apaçık, olanca duruluğuyla duyabiliyordu.”

“Aklına Nana’nın bir keresinde söylediği şey geldi; her bir kar tanesinin, dünyanın bir yerinde haksızlığa uğrayan bir kadının ağzından dökülen bir ah olduğunu. Bütün bu iç geçirmeler gökyüzüne yükseliyor, bulutlar halinde toplanıyor, sonra minicik parçalara bölünüp sessizce aşağıya, insanların üstüne yağıyordu.

Bizim gibi kadınların neler çektiğinin göstergesi, demişti. Başımıza gelen her şeye nasıl sessizce katlandığımızın.”

“Hiç makyaj yapmaz, mücevher takmazdı. Örtünmez, kız öğrencilerin kapanmasını da yasaklardı. Kadınlarla erkeklerin her bakımdan eşit olduğunu, erkeklerin örtünmediğine göre, kadınların da örtünmesine gerek olmadığını söylerdi.”

“Daha çok küçüksün, biliyorum, ama bunu şimdiden anlamanı ve iyice öğrenmeni istiyorum, demişti. Evlilik bekleyebilir, eğitim beklemez. Sen çok, çok zeki bir kızsın. Gerçekten öylesin. İstediğin her şey olabilirsin, Leyla. Seni tanıyorum. Ayrıca, bu savaş bittikten sonra Afganistan’ın erkekler kadar, belki daha da çok, sizlere gereksineceğini biliyorum. Çünkü bir toplumun, kadınları eğitimsiz olduğu sürece başarıya ulaşma şansı yoktur, Leyla. Hiç yoktur.”

“Ama biz şu karşıdaki surlar gibiyiz. Hırpalanmış, dövülmüş, pek bakılacak hali kalmamış, fakat hala ayakta.”

“Leyla kendini şu tencerelerden, tavalardan daha üstün hissetmiyordu; bir köşede unutabileceğin, sonra, canın istediği an üzerinde hak iddia edebileceğin bir eşya mıydı o?”

“Sırrını rüzgara fısıldarsan, ağaçlara söylediği için suçlayamazsın.”

“Canını kurtarmış olmanın bedeliyse, kimin kurtaramadığını merak etmenin ıstırabıydı.”

“Cesetler, cam kırıkları, ezilmiş, yamulmuş madeni kütleler sokaklara açıldı. Dört bir yanda yağmalamalar, cinayetler, hızla artan tecavüzler; bu sonuncu, sivilleri korkutup sindirmekte, milisleri ödüllendirmekte kullanılıyordu. Meryem, tecavüz korkusuyla kendini öldüren kadınlar olduğunu duyuyordu; ya da, milislerin saldırısına uğrayan karılarını, kızlarını onur kurtarma adına öldüren erkekler.”

“Kuru, çorak bir arazide; arzulamanın ve dövünmenin uzağında, hayallerin ve hayal kırıklıklarının ötesinde. Orada, geleceğin hiçbir önemi yoktu. Geçmişse yalnızca tek bir dersi içeriyordu: Sevgi, insana zarar veren bir hatadır; işbirlikçisi, yani umutsa tehlikeli bir yanılsama. Dolayısıyla, bu iki zehirli çiçek Meryem’in zihnindeki o kuru, kavruk arazide ne zaman sürgün vermeye yeltense, Meryem onları koparıp attı. Çekip koparmış, toprağa tutunmalarına kalmadan, kökünden sökmüştü.”

“Yılanın soktuğu bir adam bile uyuyabilir, ama aç adam, asla.”

“Hafifçe gülümsemesine karşın, bu adamda alttan alta acılı, yaralı bir şey seziliyordu; üzerine bir kat sevecenlik, güler yüzlülük cilası vurulmuş hayal kırıklığı ve yenilmişlik.”

“Azize’nin kekelemesini, fay kırılmalarıyla ilgili söylediklerini düşündü; derinlerde şiddetli çarpışmalar yaşanırken, bizim yüzeyde nasıl yalnızca hafif bir titreme hissettiğimizi.”

“Kötü değil mi? İnsanların ölmesi? Kadınların, çocukların, yaşlıların? Evlerin yeniden yıkılması? O kadar da kötü değil, öyle mi?

“Asla bilemezsin,” diyor Leyla. Sesinin giderek yükseldiğinin, karı-koca olarak ilk kavgalarını ettiklerinin farkında. “Mücahitler savaşa başladığında sen ülkeden ayrıldın, unuttun mu? Arkada, orada kalan bendim. Ben! Dolayısıyla, savaşı biliyorum. Ailemi savaşa kurban verdim. Annemle babamı, Tarık! Senden bu sözleri, savaşın kötü olmadığını duymak için mi?”

“Özür dilerim, Leyla. Üzgünüm.” İki eliyle Leyla’nın yüzünü avuçluyor. “Haklısın. Özür dilerim. Affet beni. Demek istediğim, belki bu savaşın öteki ucunda bir umut ışığı olabileceği…belki uzun zamandır ilk kez…”

“Ama yine de, insanların ayakta kalmanın, hayata devam etmenin bir yolunu bulduğunu görüyor. Kendi yaşamını, başına gelen onca şeyi düşünüyor ve kendisinin de nasıl sağ salim atlattığına, bu takside oturup bu adamın hikayesini dinlediğine şaşıp kalıyor.”

“Leyla hayata sarıldı. Çünkü sonunda, yapabileceği tek şeyin bu olduğunu anladı. Bir bu, bir de umut etmek.”

“Yusuf, Kenan iline dönecek, bırakın matemi,

Ahırlar gül bahçesine dönecek, bırakın matemi.

Bir tufan patlayıp tüm canlıları boğmaya kalkışsa,

En güçlü kasırgayı bile aşacak

Nuh gibi bir kılavuzunuz var, bırakın matemi.”




13 Mayıs 2021 Perşembe

Khaled Hosseini - "Uçurtma Avcısı" Kitabı

 

İlk baskısını 2004’te yapan ve Everest Yayınları’ndan Temmuz 2020’de 77. baskısını yapan okuduğum bu kitap 375 sayfa.

Kitabı ağlayarak okudum, bitirirken de yine gözyaşlarım eşlik etti. Annemin yıllardır okumam için ısrar ettiği bir kitaptı; ama ben okumaya yazarın son kitabı “Deniz Duası” ile başlamıştım, o kitapta yazarın az cümleyle çok şey anlatma başarısını görmemek imkansızdı, annemden kitaptaki dram hakkında fikir ediniyordum, kitabın filmini de izlemedim; ama yine de bu kadar etkileneceğimi tahmin etmemiştim.

Kitabı az önce bitirdim, toplam üç seferde bitti, ilkinde on iki sayfa okuyup üçüncü kısma kadar gelebildim, sonra yüz dördüncü sayfayı bitirip dokuzunca bölüme kadar gelebildim, birkaç saat önce de boğazda kocaman bir yumru ve ağlama eşliğinde geriye kalan iki yüz yetmiş bir sayfayı okudum. Yani taze duygularla yazıyorum.

İçimde öfke, hayal kırıklığı, çaresizlik, korku, mutsuzluk, umutsuzluk, umut, sevgi, bitkinlik, yorgunluk ve en çok hüzün dolu şu anda; duygular sizi resmen ele geçiriyor, etkilenmemek imkânsız. Çok sarsıcı ve vurucu bir kitap, insanı allak bullak ediyor ve yaralıyor, yazardan bir kez daha çok fazla etkilendim, müthiş bir yazarlık, hayran olmamak elde değil.

Kurgu da olsa, okuduklarımın gerçeğe çok yakın olduğunu ya da gerçeğin bundan daha dayanılmaz olduğunu düşündüğüm için içimde bir çığlık atma ve haykırma isteği oluşuyor. Dünya haksızlıklarla dolu, affedersin dünya, bu da insanların sana attığı bir çamur; çünkü dünya insanların yaptığı haksızlıklarla dolu, özellikle din adı altında yapılan haksızlıklarla.

Yazarın diğer kitabı “Bin Muhteşem Güneş”e geçmeden önce başka bir kitapla kendime izin mi vermeliyim, yoksa bu duyguların üstüne mi gitmeliyim diye düşünüyorum şu anda. Sanırım yine tam da üstüne üstüne gideceğim.

"O sakallı yobazlardan asla değerli bir şey öğrenemezsin...Tek bildikleri, tesbih çekip anlamadıkları bir dilde yazılmış bir kitabı papağan gibi tekrarlamak."

"Şimdi, mollalar ne derse desin, yalnızca bir günah vardır, tek bir günah. O da hırsızlıktır. Onun dışındaki bütün günahlar, hırsızlığın bir çeşitlemesidir. Ne demek istediğimi anlıyor musun?"

""Bir insanı öldürdüğün zaman, bir yaşamı çalmış olursun," dedi Baba. "Karısının elinden bir kocayı, çocuklarından bir babayı almış olursun. Yalan söylediğinde, birinin gerçeğe ulaşma hakkını çalarsın. Hile yaptığın, birini aldattığın zaman doğruluğu, haklılığı çalmış olursun. Anlıyor musun?"

“Yukarıda bir yerde bir Tanrı varsa, umarım benim viski içmem ya da domuz yememden çok daha önemli meselelerle uğraşıyordur.”

“Özü sözü doğru olanların ortak yönü de budur: Karşısındaki kişinin de içten konuştuğunu sanırlar.”

“…ama yalanla kendini kandırmaktansa gerçekle yüzleşmek iyidir.”

“Oysa bu, benim görülen değil bakılan, duyulan değil dinlenen biri olabilmek için tek şansımdı.”

“Onları dinlerken, kim olduğumun, ne olduğumun aslında Baba tarafından, onun insanların yaşamında bıraktığı iz tarafından belirlendiğini fark ettim. Bütün hayatım boyunca, “Baba’nın oğlu” olmuştum. Ama artık o yoktu. Bana yolu gösteremezdi artık; bundan böyle yolu kendim bulmak zorundaydım.”

“Gel. Yeniden iyi biri olmak mümkündür.”

“Yeniden iyi biri olunabilir, demişti. Bunun bir yolu vardır. Döngüyü kırmanın bir yolu.”

“…Baba’nın söylediği bir şeyi anımsadım. Senin sorunun, kavgalarını senin yerine hep bir başkasının yapmış olması, demişti. Artık otuz sekiz yaşındaydım. Saçlarım seyrelmeye, kırlaşmaya başlamıştı; son zamanlarda gözlerimin etrafında kaz ayağı biçiminde, küçük çizgiler görüyordum. Artık daha yaşlı olabilirdim; ama kendi kavgamı üstlenemeyecek kadar ihtiyarlamamıştım henüz. Baba’nın pek çok yalan söylediği anlaşılmıştı; ama bu konuda yalan söylememişti.”

“Toprak bir yolda güçlükle ilerleyen, üstü başı perişan, yaşlı bir adamı gösterdi; omzuna çalı çırpıyla dolu, kocaman bir çuval vurmuştu. “İşte, gerçek Afganistan bu, Ağa Efendi. Benim bildiğim Afganistan. Sen mi? Sen burada her zaman bir turisttin, yalnızca haberin yoktu.””

“Bir başka dünyada olsaydı, bu çocuklar kamyonun arkasından koşamayacak kadar aç olmazlardı.”

“…Bu insanların çoğu, dedi, ya öldü ya da Pakistan’daki göçmen kamplarına sığındı. “Ölenler daha şanslıydı.”, diye ekledi.”

“Şimdi dilencilerin çoğu çocuktu; zayıf, asık yüzlü, kimisi taş çatlasın dört-beş yaşında. İşlek yolların kaldırımlarında, burkalı annelerinin kucağında, inliyorlardı: “Bahşiş, bahşiş!” Bir şey daha vardı; ilk anda fark edemediğim bir şey: Yanlarında yetişkin bir erkek görmek, neredeyse olanaksızdı. Savaşlar Afganistan’da babaları, çok az bulunan bir mala, değerli bir ayrıcalığa dönüştürmüştü.”

“Senin bu kadar mutlu olmana, ancak senden bir şey almaya hazırlandıkları zaman izin verirler.”

“Burası hiç korunaklı değil. Yiyecek yok, giysi yok, içecek su yok. Buradaki en bol şey, çocukluğunu yitirmiş çocuklar. İşin en acıklı yanı da, bunlar şanslı olanlar.”

“Paslanmış parmaklıkları tuttum, çocukken bu kapıdan nasıl binlerce kez, koşarak geçtiğimi, artık hiçbir önemi kalmayan ama o zamanlar çok elzem görünen şeyler için nasıl acele ettiğimi düşündüm. İçeriye baktım.” 

“Meydan’a yakın, küçük bir otelde iki kişilik bir oda tuttum. Resepsiyondaki sıska, gözlüklü erkeğin çevresi birbirinin eşi siyah elbiseler giymiş, beyaz eşarplar bağlamış üç küçük kızla sarılıydı. Benden yetmiş beş dolar istedi; böyle bir virane için akıl almaz bir fiyattı, ama üzerinde durmadım. İnsanları Hawaii’deki yazlık evinin masrafları için kazıklaman başka şeydi, üç çocuğunun karnını doyurmak için kazıklaman, başka.”

“Halkımın kendi ülkesini el birliğiyle mahvetme biçimi, göğsümü beklenmedik bir öfkeyle sıkıştırıverdi.”



John Shirley - "Yeni Tabular" Kitabı

İlk baskısını 2018’de Ayrıntı Yayınları’ndan yapan bu kitap 112 sayfa. Kitabın yazarı aynı zamanda senarist ve şarkı yazarı. Kitapta yazar...