İlk baskısını Nisan 2008’de yapan, okuduğum 10. baskısını Ağustos
2009’da yapan bu kitap 492 sayfa.
Kitaba bu öğleden sonra başladım, az önce bitirdim; yani yine
taze duygularla yazıyorum.
Khaled Hosseini’nin ikinci kitabı olan “Bin Muhteşem Güneş”i,
ilk kitabı “Uçurtma Avcısı”ndan hemen sonra okumaya karar vermiş olmamın ne
kadar doğru olduğunu gördüm; çünkü yazar bazı kısımlarda birinci kitaba hep göz
kırpmış, böylelikle olayların eş zamanlı şekilde kurgusunu aktarmış, bu da kitaba
ayrı bir anlam ve güzellik katmış.
İlk kitaptaki gibi ağlamasam da, kitap bittiğinde boğazımda yine
kocaman bir yumruk vardı ve gözlerim de doluydu. Yine ilk kitaptaki çığlık
atma, haykırma, çaresizlik, umut, umutsuzluk, öfke, sevgi, keder hislerini
yoğun şekilde yaşadım. Kendimi bu duygulardan dolayı yine çok bitkin hissediyorum
ve böyle bitkin hissettikçe insanlık için adalet, eşitlik arzumla insanlara
karşı öfkemle umudum aynı oranda artıyor. Umarım insanlar olarak her düşüncenin,
inancın fanatiklerinden ve her türlü adaletsiz, vicdansız, bölen, ayrıştıran,
kayıran, zarar veren zihinlerden bir an önce kurtuluruz.
Müthiş bir yazar, bu kitapla da ona olan hayranlığım biraz
daha arttı, kitabı elimden bırakamayacağım kadar büyük bir merakla okudum, bunu
yakalamayı her yazar başaramıyor. Üçüncü kitabı “Ve Dağlar Yankılandı”ya hemen
başlayacağım ve ardından yine son kısa ağıt kitabı olan “Deniz Duası”nı bir
kere daha okuyacağım.
Kitaptan Alıntılar:
“Pusulanın hep kuzeyi gösteren ibresi gibi, bir erkeğin
suçlayan parmağı da daima, mutlaka bir kadını gösterir. Her zaman. Bunu hiç
unutma, Meryem.”
“Korkuyorsun, Nana, derdi ona. Hiç tadamadığın mutluluğu
benim bulmamdan korkuyorsun. Benim mutlu olmamı istemiyorsun. İyi bir hayatımın
olmasını istemiyorsun. Habis, fesat kalpli olan sensin.”
“Hep var olan, altlarda, gerilerde gizlenen yapmacıklığı,
kof, sahte güvenceleri ilk kez apaçık, olanca duruluğuyla duyabiliyordu.”
“Aklına Nana’nın bir keresinde söylediği şey geldi; her bir
kar tanesinin, dünyanın bir yerinde haksızlığa uğrayan bir kadının ağzından
dökülen bir ah olduğunu. Bütün bu iç geçirmeler gökyüzüne yükseliyor, bulutlar
halinde toplanıyor, sonra minicik parçalara bölünüp sessizce aşağıya,
insanların üstüne yağıyordu.
Bizim gibi kadınların neler çektiğinin göstergesi, demişti.
Başımıza gelen her şeye nasıl sessizce katlandığımızın.”
“Hiç makyaj yapmaz, mücevher takmazdı. Örtünmez, kız
öğrencilerin kapanmasını da yasaklardı. Kadınlarla erkeklerin her bakımdan eşit
olduğunu, erkeklerin örtünmediğine göre, kadınların da örtünmesine gerek
olmadığını söylerdi.”
“Daha çok küçüksün, biliyorum, ama bunu şimdiden anlamanı ve
iyice öğrenmeni istiyorum, demişti. Evlilik bekleyebilir, eğitim beklemez. Sen
çok, çok zeki bir kızsın. Gerçekten öylesin. İstediğin her şey olabilirsin, Leyla.
Seni tanıyorum. Ayrıca, bu savaş bittikten sonra Afganistan’ın erkekler kadar,
belki daha da çok, sizlere gereksineceğini biliyorum. Çünkü bir toplumun,
kadınları eğitimsiz olduğu sürece başarıya ulaşma şansı yoktur, Leyla. Hiç
yoktur.”
“Ama biz şu karşıdaki surlar gibiyiz. Hırpalanmış, dövülmüş,
pek bakılacak hali kalmamış, fakat hala ayakta.”
“Leyla kendini şu tencerelerden, tavalardan daha üstün
hissetmiyordu; bir köşede unutabileceğin, sonra, canın istediği an üzerinde hak
iddia edebileceğin bir eşya mıydı o?”
“Sırrını rüzgara fısıldarsan, ağaçlara söylediği için
suçlayamazsın.”
“Canını kurtarmış olmanın bedeliyse, kimin kurtaramadığını
merak etmenin ıstırabıydı.”
“Cesetler, cam kırıkları, ezilmiş, yamulmuş madeni kütleler
sokaklara açıldı. Dört bir yanda yağmalamalar, cinayetler, hızla artan tecavüzler;
bu sonuncu, sivilleri korkutup sindirmekte, milisleri ödüllendirmekte
kullanılıyordu. Meryem, tecavüz korkusuyla kendini öldüren kadınlar olduğunu
duyuyordu; ya da, milislerin saldırısına uğrayan karılarını, kızlarını onur
kurtarma adına öldüren erkekler.”
“Kuru, çorak bir arazide; arzulamanın ve dövünmenin
uzağında, hayallerin ve hayal kırıklıklarının ötesinde. Orada, geleceğin hiçbir
önemi yoktu. Geçmişse yalnızca tek bir dersi içeriyordu: Sevgi, insana zarar
veren bir hatadır; işbirlikçisi, yani umutsa tehlikeli bir yanılsama.
Dolayısıyla, bu iki zehirli çiçek Meryem’in zihnindeki o kuru, kavruk arazide
ne zaman sürgün vermeye yeltense, Meryem onları koparıp attı. Çekip koparmış,
toprağa tutunmalarına kalmadan, kökünden sökmüştü.”
“Yılanın soktuğu bir adam bile uyuyabilir, ama aç adam,
asla.”
“Hafifçe gülümsemesine karşın, bu adamda alttan alta acılı,
yaralı bir şey seziliyordu; üzerine bir kat sevecenlik, güler yüzlülük cilası
vurulmuş hayal kırıklığı ve yenilmişlik.”
“Azize’nin kekelemesini, fay kırılmalarıyla ilgili
söylediklerini düşündü; derinlerde şiddetli çarpışmalar yaşanırken, bizim
yüzeyde nasıl yalnızca hafif bir titreme hissettiğimizi.”
“Kötü değil mi? İnsanların ölmesi? Kadınların, çocukların,
yaşlıların? Evlerin yeniden yıkılması? O kadar da kötü değil, öyle mi?
…
“Asla bilemezsin,” diyor Leyla. Sesinin giderek
yükseldiğinin, karı-koca olarak ilk kavgalarını ettiklerinin farkında. “Mücahitler
savaşa başladığında sen ülkeden ayrıldın, unuttun mu? Arkada, orada kalan
bendim. Ben! Dolayısıyla, savaşı biliyorum. Ailemi savaşa kurban verdim.
Annemle babamı, Tarık! Senden bu sözleri, savaşın kötü olmadığını duymak için
mi?”
“Özür dilerim, Leyla. Üzgünüm.” İki eliyle Leyla’nın yüzünü
avuçluyor. “Haklısın. Özür dilerim. Affet beni. Demek istediğim, belki bu savaşın
öteki ucunda bir umut ışığı olabileceği…belki uzun zamandır ilk kez…”
“Ama yine de, insanların ayakta kalmanın, hayata devam
etmenin bir yolunu bulduğunu görüyor. Kendi yaşamını, başına gelen onca şeyi
düşünüyor ve kendisinin de nasıl sağ salim atlattığına, bu takside oturup bu
adamın hikayesini dinlediğine şaşıp kalıyor.”
“Leyla hayata sarıldı. Çünkü sonunda, yapabileceği tek şeyin
bu olduğunu anladı. Bir bu, bir de umut etmek.”
“Yusuf, Kenan iline dönecek, bırakın matemi,
Ahırlar gül bahçesine dönecek, bırakın matemi.
Bir tufan patlayıp tüm canlıları boğmaya kalkışsa,
En güçlü kasırgayı bile aşacak
Nuh gibi bir kılavuzunuz var, bırakın matemi.”

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder