İlk baskısını Eylül 2013’te yapan, okuduğum 30. baskısını Everest Yayınları'ndan Haziran 2020’de yapan bu kitap 424 sayfa.
Kitabı az önce bitirdim, üzerine "Deniz Duası'nı yeniden okudum; 5 günde yazarın 4 kitabını bitirmiş oldum ve tabii ki benim en sevdiğim iki kitap “Uçurtma Avcısı” ve “Deniz Duası” oldu, sonra “Bin Muhteşem Güneş” ve en sonda da bu kitap var.
Kitapta birçok karakterin öyküsü farklı bölümlerle anlatılıp hepsinin arasındaki bağ sonradan güzelce kurulmuş; ama diğer kitaplardaki kadar etkili bir hikâye ve başarılı bir yazarlık bulamadım. Betimlemeleri yine harika; ama diğer kitaplarında çıtayı çok yükselttiğinden belki, duyguları harekete geçiren veya etkileyen bir taraf bulamadım. Sanki karakterler, duygular, olaylar, her şey havada kalmış gibi; diğer kitaplara kıyasla vasat kalmış. Belki de işin içine çok fazla karakter karıştırıp onların hikayesini anlatırken sonunu getirmiş olmasındandır, daldan dala atlamış gibi; yani her karakterden aslında farklı bir kitap çıkarabilirdi; ama bana göre olmamış maalesef, çok dağılmış. Tabii bir kitap çıkarsa yine koşarak gidip alıp okurum, o ayrı; ama beklentiyi çok yükseltmiş birinin başına gelebilecek bir şey herhalde bu; ama bu kitapla çıta kırılmış.
Tüm bu sebeplerden şöyle bir tavsiye verebilirim: Eğer daha önce bu yazarın hiçbir kitabını okumadıysanız ilk bu kitaptan başlayın, sonra sırayla devam edersiniz.
“Cesur biri olmadığını söylüyorsun, ama ben sende cesaret
görüyorum. Senin yaptığın şey, taşımayı kabullendiğin o suçluluk duygusu,
cesaret ister. İşte bunun için sana saygı duyuyorum.”
“İnsanlar en çok kendi çocuklarını severdi. Kardeşiyle
Pervane’ye ait olmadığı gerçeği değiştirilemezdi. Onlar bir başka kadının
artıklarıydı.”
“İyi şeylerin hiçbiri bedava değildi. Sevgi bile. Her şeyin
bedelini ödüyordun. Ve eğer yoksulsan, elindeki tek nakit, kahır çekmekti.”
“Abdullah, Baba’yı bu salıncakta sallanırken bir türlü
gözünün önüne getiremiyordu. Onun da bir zamanlar kendisi gibi bir oğlan çocuğu
olduğunu tahayyül edemiyordu. Bir çocuk. Kaygısız, ayağına çabuk. Oyun
arkadaşlarıyla birlikte açık tarlalarda paldır küldür koşan. Şimdiyse elleri
yaralı, yüzü derin yorgunluk çizgileriyle bezeli Baba. Elinde kürekle, tırnaklarının
altında çamurla doğmuş olması pekâlâ mümkün görünen Baba.”
“Bir başkasının yüreğini, yüreğinden geçenleri yargılarken
kişi bir miktar da olsa alçakgönüllülükten ve yardımseverlikten nasibini almış
olmalı. “
“Ve lütfen ona deyin ki, benim vesile olduğum malum
gelişmenin hangi sonuçlara yol açtığını bilmiyorum. Tek teselliyi umutta
aradığımı söyleyin. Umudum, şu an her neredeyse, bu dünyanın verebileceği
huzuru, lütfu, sevgi ve mutluluğu bulmuş olması.”
“Onun, arzusu ve doğası hilafına, ömür boyu sessizce boyun
eğmeye mahkûm, sürekli korkan, yanlış olanı göstermekten, söylemekten ya da
yapmaktan ödü kopan o cefakâr, mutsuz kadınlardan birine dönüşmesini istemedim.
Batı’da bu kadınlara hayranlık duyan, çetin yaşamları nedeniyle onları kahraman
ilan edenler var; onların yaşamına tek bir gün tahammül edemeyecek, uzaktan
hayran olmayı yeğleyen insanlar bunlar. İsteklerini söndürmüş, hayallerini
gömmüş kadınlar, ama yine de onlarla konuştuğumuzda gülümser, hiçbir sorunları
yokmuş gibi yaparlar. Sanki gıpta edilesi yaşamlar sürüyormuş gibi. Ama yakından
bakınca, o çaresiz anlamı, o kıstırılmışlığı fark ede, bütün o iyimserlik
gösterisini nasıl yerle bir ettiğini görürsünüz. İçler acısı bir durum. Kızımın
bunu yaşamasını istemedim.”
“Birileri tarafından, cinsellikten korunup kollanmam
gerektiğini söyleyen tavra öfkeliydim. Kendi bedenimden bile korunmam
gerekiyordu. Çünkü ben bir kadındım. Ve kadınlar, bildiğiniz üzere, duygusal, ahlaksal
ve zekâ açısından zayıftır, olgunlaşmamıştır. Onlar özdenetimden yoksundur,
baştan çıkarılmaya, ayartılmaya karşı savunmasızdır. Cinselliğe aşırı düşkün
olan bu varlıklar gemlenmedikleri sürece önüne gelenin, her Ahmet’in, her
Mahmut’un koynuna giriverir.”
“Kendimi kaybolmuş gibi hissettiğimi anlamıyordu. Bir yerde
okumuştum, tepenize çığ düştüğünde, bütün o karın altında yatarken neresi aşağı
neresi yukarı anlayamaz oluyormuşsunuz. Karı iteleyip kurtulmak istiyor ama
yanlış yönü seçip kendinizi daha da derine, kendi mezarınıza gömüyormuşsunuz.
İşte kendimi aynen böyle hissediyordum, yönünü şaşırmış, arafta kalmış,
pusulamdan olmuştum. Dahası, sözcüklere dökemeyeceğim kadar derin bir
bunalımdaydım. Bu durumdayken, çok aciz, çok savunmasız olursunuz.”
“Belki de Maman’ın gerçek yeteneği buydu, Peri’nin bastığı
toprağı sarsmak. Dengesini bile isteye bozmak, onu tepetaklak etmek, kendine
bile yabancılaştırmak, zihnine, hayatı hakkında bildiğini sandığı her şeye kuşku
tohumu ekmek, kendini kaybolmuş, yolunu yitirmiş gibi hissetmesini sağlamak…”
“Neydim ben, Maman, diye düşünüyor Peri. Rahminde büyürken
-tabii düştüğüm rahmin seninki olduğunu varsayarsak- benden beklenen neydi? Bir
umut tohumu mu? Seni karanlıktan kurtarması için alınmış bir bilet mi?
Yüreğindeki deliği kapatacak bir yama mı? Öyleyse, yeterli olamadım. Yanına
bile yaklaşamadım. Acının merhemi değildim, yalnızca bir başka çıkmaz sokak,
bir başka yüktüm; sense bunu çabucak görmüş olmalısın. Çok erken fark etmiş
olmalısın. Ama ne yapabilirdin ki? Tefeci dükkanına gidip beni satamazdın ya.”
“Adel birdirbir oynar gibi çocukluğunun üstünden atladığını
hissediyordu. İndiğinde de artık geri dönüşü olmayacaktı, çünkü yetişkin olmak
babasının bir zamanlar bir savaş kahramanı olmak için söylediği şeye
benziyordu: Bir kere oldun mu, öyle de ölürsün.”
“…bir süre konuşmadan oturuyoruz; nihayet farkına varmak, yitirilen
onca zamanın, heba edilen fırsatların bilincine ermek, aramıza olanla
ağırlığıyla çöktü.”
“Kültür bir evse, dil de ön kapının ve içerideki bütün
odaların anahtarıdır, dedi. Onsuz darmadağın olursun, diye ekledi, doğru düzgün
bir yuvadan, meşru bir kimlikten yoksun kalırsın.”
“Maman zarif, yetenekliydi. Çok okurdu, pek çok konuda
insanlara açıklamakta hiçbir sakınca görmediği, güçlü fikirleri vardı. Ama aynı
zamanda çok derin bir hüznü vardı. Hayatım boyunca elime bir kürek tutuşturdu, hadi,
içimdeki şu boşlukları doldur Peri, dedi.”
“Anladığından emin değilim. Öteki nedeni söylemiyorum ona.
Onu kendime bile itiraf etmekte zorlanıyorum. Öylesine arzulamama karşın, özgür
kalmaktan ödümün koptuğunu yani. Baba gidince bana ne olacağından, nasıl
yaşayacağımdan korktuğumu. Ömrüm boyunca cam bir tankın içindeki, saydam olsa
da nüfuz edilemez, aşılamaz bir engelin gerisindeki bir akvaryum balığı gibi
güvenler yaşadım. Karşı taraftaki parıltılı dünyayı gözlemekte, canım isterse
kendimi onun içinde düşlemekte özgürdüm. Ama hep, Baba’nın benim için inşa
ettiği, sağlam, geçit vermez bir varoluşun sınırları içinde, korunaklı, kısıtlı
kaldım, başlarda yaşım gençken bile isteye, şimdiyse, babam günden güne solup
giderken, çaresizce. Sanırım cam duvarlara alıştım ve cam kırıldığı, tek başıma
kaldığım taktirde suyla birlikte dışarıya fışkırıp kendimi hiç bilmediğim,
engin bir boşlukta umutsuzca çırpınırken, soluk almak için deli gibi
debelenirken bulmaktan ödüm kopuyor.
Nadiren kabullendiğim gerçek şu ki, Baba’nın ağırlığını sürekli sırtımda hissetme ihtiyacı duydum.”

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder