10 Kasım 2021 Çarşamba

John Shirley - "Yeni Tabular" Kitabı

İlk baskısını 2018’de Ayrıntı Yayınları’ndan yapan bu kitap 112 sayfa. Kitabın yazarı aynı zamanda senarist ve şarkı yazarı.

Kitapta yazarın “Tutsaklık Hali” adlı dört bölümlük uzun öyküsü dışında, kitaba adını veren “Yeni Tabular ve Diğer Yetkisiz Öneriler” makalesi, “Kırk Yıllık Cehennem Neden Gerekli?” makalesi ve Terry Bisson’la yaptığı “Profesyonel’in Pro’su” isimli söyleşisi yer alıyor.

“Tutsaklık Hali” özelleştirilmiş hapishane temalı bir siberpunk öykü. Diğer iki makalede güzel bir hayal gücü ve ilgi çekici fikirler buluyorsunuz. Tabuların davranış değişikliği oluşturmak için tasarlanmış psikolojik mekanizmalar olduğunu söyleyen yazar, faziletlerin toplumda yaygınlaşıp kök salması için tabulaştırılmasını gerekliliğini söylüyor.

“Maliyetleri aşağı çekmek uğruna işçilerin sağlık riski taşıyan işler yapmasına izin vermek tabu olmalı. Fabrikalardan sinema endüstrisine kadar...”

"Teknoloji evcilleştirilmemiş bir köpek gibidir."

“Bir makine çevreyi kirletiyorsa tasarımı daha tamamlanmamış demektir. Ve bazen teknolojiyi uygulamak için öylesine acele ediyoruz ki kirlilik yaratacağının farkına varmıyoruz.”

“Ve batı ülkelerinin şu anda çok fazla göçmenle uğraştığını mı düşünüyorsunuz? Şimdiki denizde bir damla sayılır.”

“Para tamamen insan aklının ürünü olsa da biz sanki paranın kendi aklı varmış gibi davranıyoruz.”

“Dolayısıyla, belirtildiği üzere, bazı tabu ihlallerinin çok ciddi sonuçları olmalı. İnsanın elektrik şoku veya korkunç ilaçlar öneresi geliyor - katran ve kaz tüyü çok mu kötü bir fikir? Ama hayır! Barbarlığa tenezzül etmeyeceğiz. Yeni tabular ekonomik ve toplumsal sürgünle başlayacak. Tiksinti! Yeni tabuların uygulanması için kurumlara ihtiyaç olmayacak. Ceza, bu yozlaşmanın yaydığı feci kokuya toplumun gösterdiği tepki olacak.”

“İnsanın özü, parçalarının toplamından fazlasına tekabül eden bir bütündür.”




9 Kasım 2021 Salı

Michel Foucalut - "Bu Bir Pipo Değildir" Kitabı

İlk baskısını 1993’te, benim okuduğum yedinci baskısını 2010’da Yapı Kredi Yayınları’ndan yapan bu kitap 64 sayfa.

Kitapta önsöz, 6 bölüm ve kitap sonunda ressam René Magritte'in yazdığı 2 mektup var.

Ressam René Magritte tarafından hazırlanan bir seri tablodan biri olan ve 1928-1929'de hazırlanan İmgelerin İhaneti resminin tablosunun pipo imgesinin altında “Ceci n’est pas une pipe” yazıyor (Fransızcadan Türkçeye çevirisi: Bu bir pipo değildir.). Bu resmin Foucault tarafından yorumlanışını okuyacağınız kitap, gördüklerimizin aslında göründüklerinden başka şeyler olabileceğini gösterip, anlatıp, yorumluyor.

Kitabın arka kapağında yazan “Gördüğümüz, gördüğümüz müdür? Bu bir pipodur. Mudur?” sorusuna aslında kitabı okumadan önce cevap verip kitabı okudukça doğru cevabı verdiğimi görmenin mutluluğuyla kitabı keyifle okudum.

“Görünen ve okunan aynı şey, görüldüğünde susar, okunduğunda saklanır.”

“Andırışların kendilerinden yola çıkarak çoğalmalarına, kendi buharlarından doğmalarına ve kendilerinden başka hiçbir şeye gönderim yapmadıkları bir esirde sonsuz olarak yükselmelerine olanak tanınır.”

“Bir gün gelecek ve o zaman, bir dizi boyunca sonsuz olarak iletilen andırışla, görüntünün kendisi, taşıdığı adla birlikte, kimliğini kaybedecektir.”

“Benzer olmak, sadece düşünceye ait. Düşünce, gördüğü, işittiği ya da bildiği haline gelerek benziyor; dünyanın kendisine sunduğu şey haline geliyor.” René Magritte




8 Kasım 2021 Pazartesi

Michel Foucault - "Kendini Bilmek" Kitabı

İlk baskısını 2019’da, benim okuduğum beşinci baskısını 2021’de Profil Kitap’tan yapan bu kitap 215 sayfa.

Kitapta giriş, son söz, katkıda bulunanlar dışında 8 bölüm var. 2 bölüm Foucault’a ait.

Kitap beni öyle etkiledi ki, içime doğru yepyeni kapılar açıldı. İçgörü kazandıran bu kitabı dikkatle ve sindirerek okumak gerek.

Foucault’un 1982’de Vermont Üniversitesi’nde “Kendini Biçimlendirme Teknikleri” seminerinin kısmen kayda geçirilmesiyle oluşan kitapta Foucault’un ““kendi”nin başlangıçta ve sonda aynı olmadığı”, “dönüşlü/dönüşümlü özne” felsefesinden kendine eğilmenin aslında ne olduğu ve ne olmadığına dair düşünceleriyle “kendilik”le ilgili harika bir yol çiziliyor. Mesela kendilik giyim, kuşam, araçlar, mülklerden oluşmaz. Mesela bedene eğilmek, kendine eğilmek değil. Kaygı konusu cismi şeyler değil, ruh olmalı, kendine eğilmenin temeli bu.

Foucault’ın “Dünya nedir? İnsan nedir? Hakikat nedir? Bilgi nedir? Bir şeyi nasıl bilebiliriz?” gibi sorulardan sonra asıl ilgilendiği soru şu: “Gerçekleşmiş, bilfiil halimizle biz neyiz?” “Bugünkü biz neyiz?” “Tarihsel bir düşünüşle kendimize baktığımızda ne durumdayız?” “Bugün neyiz?” Hocama “Bugünkü ben neyim?” sorusundan çok etkilendiğimi söylediğimde, “Bunun bir adım sonrası da “Şimdi ben neyim?” sorusu.” deyince yine yaşadığımız akışkan zaman ve akışkan toplumu düşünüp ne kadar elzem bir soru olduğunu fark ettim. Kişinin kendi kendini bilme zorunluluğu, kendi kendisine eğilmesi gerekliliği ve “kendi üzerine çokça kafa yormanın” kendimizle ilgili gün sonu muhasebesi yapmanın dahi yeterli olmadığını gösteriyor, bunu kendimize her an sormamız lazım: Ben şimdi neyim?

“İnsanların zihnindeki bir şeyi değiştirmek; bir entelektüelin rolü budur.”

“Yazmak da kendine eğilme kültürünün bir parçasıydı. Kendine eğilmenin temel ögelerinden biri de sonradan okunmak üzere kişinin kendi hakkında notlar alması, arkadaşlarına savlarını ve mektuplar yazması, ihtiyaç duyulabilecek gerçekleri yeniden ortaya koyabilmek adına çeşitli kayıtlar tutmasıdır.”

“Kişinin kendine eğilmesi sürekli yazma eyleminde bulunmasıyla ilişkilendirilmişti. … Yazıyla kendi kendine teyakkuz halinde olma arasında bir ilişki gelişti. Hayatın inceliklerine, ruh haline ve okunanlara dikkat edilmeye başlandı ve yazma eylemiyle kendilik tecrübesi daha yoğun ve kapsamlı bir şekle büründü. Daha önceden var olmayan bir tecrübe alanı oluştu.”

“İmparatorluk çağındaki her şey Marcus Aurelius’un Fronto’ya M.S. 144-145’te yolladığı mektupta mevcuttur: Selam olsun, ustalarımın en tatlısı. … Elveda bal-tatlısı, aşkım, tatlım Fronto’m, her neredeysen. Aramız nasıl? Seni seviyorum, ama sen uzaklardasın.”

“Pisagorculuk kültüründe öğrenciler eğitimin bir kuralı olarak beş yıllığına sessiz kalırlar. Ders sırasında soru sormamış ve konuşmamıştırlar ama dinleme sanatlarını geliştirmişlerdir. Bu gerçeğe ulaşmanın pozitif koşuludur. Bu gelenek imparatorluk döneminde devam ettirilmiştir. Bu dönemde Platon’daki gibi diyaloğun geliştirilmesi yerine sessizlik kültürünün ve dinleme sanatının başladığını görüyoruz. … Derste sessiz durursunuz. Sonrasına üzerine düşünürsünüz. Bu üstadın sesine ve kendinde mantığın sesine kulak kabartmanın sanatıdır.”

“Kırsala kaçma kişinin kendi ruhuna sığınmasına dönüşür. Hem genel bir tavır hem de her gün gerçekleştirilen belirli bir davranıştır; kendi içine dönerek keşfe çıkarsın – keşfettiğin kusurlar ya da derin hisler değildir, yalnızca yaptıklarının kurallarını, davranışın genel kanunlarını hatırlamadır. Bu hatırlamaya yardımcı teknikler içeren bir formüldür.”

“Kendini açığa çıkarma, aynı zamanda kendini yok etmedir.”

“Vazgeçmeden açığa çıkaramazsın.”

“Bir toplumda en hayran olunan ve en iğrenilen tiplere baktığımızda, başka bulgular üzerinden nadiren görebildiğimiz bir şekilde, ortalama bir insanın kendisinden beklentilerini ve kendisi için yeşerttiği umutları görebiliriz.” Victor C. Hayes

“O zaman… alınacak tüm derslerden en önemlisi insanın kendini bilmesi. Çünkü insan kendini bilirse, Tanrı’yı da bilir.” İskenderiyeli Klement

“Çünkü kendisini bilmeyen hiçbir şey bilmez, oysa kendisini bilen aynı zamanda çoktan Herkesin Derinliği  konusunda bilgiye erişmiş olur.” Tomas’ın Kitabı

“Aklım kendi ritmine göre işlemelidir, bir başkasınınkine itaat edemez. Çünkü tecrübe ettiklerimin başkalarında tekrarlanmayacağını biliyorum.” J. J. Rousseau

“Anlatacağıma söz verdiğim şey ruhumun geçmişidir ve bunu aslına sadık bir biçimde yazabilmek için başka hiçbir anıya ihtiyacım yok; şimdiye dek yaptığım gibi, içimdeki kendime yeniden girmem yeterlidir.” J. J. Rousseau

“Bir “ben”in ortaya çıkabilmesi için “ben” ile “ben olmayan” arasında bir fark belirlenmelidir. Kendiliğin sınırları kendilik ile kendilik olmayan diğer her şeyi, kendilik ötesindekileri bölümlerine ayıran çizgilerdir. Kendiliğin inşasındaki birincil, en temel hareket bölümlere ayırmaktır.” Huck Gutman

“Böylesi bir durumda bizi keyiflendiren nedir? Dışımızdaki bir şey değildir, hepsi kendi içimizde ve varlığımızdadır. Bu hal devam ettikçe bir Tanrı gibi kendi kendimize yetebiliriz. Diğer her türlü histen arındırılmış bu varoluş hissi kendi başına son derece değerli bir tatminkârlık ve huzur hissidir; bu his tek başına bile, kaçınılmaz bir şekilde bizi bu duygudan ayırmaya ve keyfimizi alttan alta bozmaya çalışan tüm duyusal ve dünyevi izlenimleri kovalayabilecek insanlar için, varoluşu kıymetli ve hoş kılmaya yeterlidir. Ancak hiç bitmeyen tutkularıyla tedirginliğe düşen birçok insan bu hali pek bilmezler, sadece birkaç kere yarım yamalak tattıkları bu his hakkında sadece muğlak ve kafası karışık bir fikre sahiplerdir, bu yüzden de içerdiği hoşluğu hissetmelerine izin verilmemiştir.” J. J. Rousseau




6 Kasım 2021 Cumartesi

Zygmunt Bauman - "Kimlik" Kitabı

İlk baskısını 2017’de, benim okuduğum beşinci baskısını 2021’de Heretik Yayıncılık’tan yapan bu kitap 120 sayfa.

Kitapta Bedenetto Vecchi’nin yazdığı giriş kısmı ve daha sonraki kimlik bölümünde ise yine kendisi tarafından Zygmunt Bauman ile gerçekleştirilmiş söyleşiler var.

Kitapta kimlik, ötekilik, coğrafya, aidiyet, siyaset, önyargılar, korkularımız, küreselleşme, tüketim toplumu, oralı olmak ya da olmamak konuları kendisi de sürgün olan, ötekileştirilen, çoklu bir kimliğe sahip olan Bauman tarafından tecrübelerinden de yola çıkarak çok iyi anlatılmış.

“Akışkan dünyamızda kendimizi hayat boyu hatta hayat boyu olmasa bile uzunca bir süre tek bir kimliğe” adamamız gerektiğini düşünenlerin, yedisinde neyse yetmişinde de o olacağını iddia edenlerin, değişimi inkâr edenlerin mutlaka okuması gereken bir kitap.

Son zamanlarda okuduğum en güzel kitaplardan. Kendilik yolumda bana da ışık tuttu, sosyolojiye nasıl aşık olmayayım?

“Kişi zamanla “aidiyet” ve “kimliğin” alınyazısı olmadığının, ömür boyu garanti sağlamadığının, fazlasıyla müzakereye açık ve vazgeçilebilir şeyler olduğunun farkına varır; kendi kararlarının, attığı adımların, eyleme biçiminin -ve tüm bunları sabitleyecek kararlılığın- hem aidiyet hem de kimlik için hayati faktörler olduğunu fark eder. Başka bir deyişle, “aidiyet” alternatifsiz bir koşul olarak kaderleri kaldığı sürece “bir kimliğe sahip olma” düşüncesi söz konusu olmayacaktır. İnsanlar böyle bir fikri sadece bir görev biçiminde, bir seferlik meşgaleden ziyade tekrar tekrar gerçekleştirilecek bir görev biçiminde akıllarında tutmaya başlayacaklardır.”

“Kimlikler havada salınıp durur; bazılarını kişi kendisi seçerken diğerleri etraftakiler tarafından şişirilip fırlatılır ve kişi birincileri ikincilere karşı korumak için sürekli uyanık olmak zorundadır; yüksek miktarda yanlış anlaşılma ihtimali vardır ve müzakereden geriye sonsuz bir denge oyunu kalır. Kişi böylesine müphem koşullarla başa çıkmak için ihtiyaç duyulan zorlu becerileri ne kadar çok geliştirir ve onlara hâkim olursa, keskin uçlar o kadar körelir ve o kadar az acı verir; güçlükler bunaltıcı ve bezdirici olmaktan çıkar. Kişi kendini her yerde chez soi, yani “evinde” hissetmeye bile başlayabilir- fakat kişinin ödemesi gereken bedel, artık hiçbir yerin kendisi için gerçekten ve tam anlamıyla yuva olamayacağını kabullenmektir.”

“Kimliğimi beyan etmem için beni kışkırtmaya devam ederseniz (yani “koyutlanmış benliğim”, ulaşmaya çalıştığım ufuk ve kendisi sayesinde hareketlerimi değerlendirdiğim, sansürlediğim ve düzelttiğim şey), ulaşabileceğiniz son noktaya ve beni daha fazla ittiremeyeceğiniz noktaya ulaşırsınız. Gelebileceğim en ileri nokta burasıdır…”

“Akışkan dünyamızda kendimizi hayat boyu hatta hayat boyu olmasa bile uzunca bir süre tek bir kimliğe adamamız riskli bir iştir. Kimlikler artık giyip göstermek içindir; elde tutmak veya saklamak için değil.”

“Onulmaz bir biçimde kimlikleri eğip bükmeye ve onlara şekil vermeye zorlanıyoruz ve istesek de tek bir kimliğe bağlanıp kalamıyoruz.”

“”Kimlik” bize keşfedilmesi gereken bir şey olarak değil de, tamamıyla icat edilmesi gereken, bir çabanın hedefi, “bir amaç”, kişinin en baştan inşa etmesi gereken veya alternatif teklifler arasından seçip sonra uğrunda mücadele edip ardından ancak daha da fazla çaba ile koruyacağı bir şey olarak yansıtılıyor. Oysa mücadelenin zaferle sonuçlanması için, kimliğin statüsündeki ebedi tamamlanmamışlık ve istikrarsızlık gerçeğinin bastırılmaya ve yoğun bir emekle örtbas edilmeye ihtiyacı vardır; ki kimlik buna da meyillidir.”

“Biz kadın ve erkeklere hep birlikte değil de tek te veya ayrı ayrı kimlik bulma veya inşa etme görevini terk etmekten memnuniyet duyuyorlar. Kimliğin kırılganlığı ve daimi geçicilik statüsü artık gizlenemez. Sır ayan olmuştur. Fakat bu yeni ve oldukça yakın tarihli bir gelişmedir.”

“Kurgu olarak doğan kimlik, katılaşarak gerçeğe dönüşmek için çokça tazyike ve ikna çabasına ihtiyaç duydu.”

“Geçici fırsatlar ve kırılgan tahvillerin cesur yeni dünyasında, eski tip katı ve müzakere edilemez kimlikler tek kelimeyle başarısız olacaklardır.”

“Sizin İsa’nız bir Yahudi, arabanız Japon, pizzanız İtalyan, demokrasiniz Yunan, kahveniz Brezilya’dan, tatiliniz Türkiye’de, sayılarınız Araplardan, harfleriniz Latin; tek komşunuz ise bir yabancı.”

“Ulusal kimlik”, en başından itibaren agonistik (kavgacı) bir nosyon ve savaş narası idi; uzun süre de öyle kaldı. Devlet reayasının kümelenmesiyle benzeşen birleştirici bir ulusal cemaat sadece sonsuza kadar başarısız olmaya değil, aynı zamanda ebediyen kırılgan olmaya da mahkumdur.

“Kimliğe duyulan özlem, kendisi de muğlak olan güvenlik duygusundan beslenir. Kısa vadede ne kadar canlandırıcı olursa olsun, henüz denenmemiş bir tecrübenin vaatleri ve belirsiz önsezileriyle ne kadar dolu olursa olsun, kör tanımlanmış bir boşlukta, inatçı ve rahatsız edici bir “ne o ne de bu” konumda desteksiz süzülmek uzun vadede sinir bozucu ve endişe uyandırıcı bir durumdur. Öte yandan, sonsuz ihtimaller arasında sabit bir pozisyon da cazip bir seçenek değildir. Serbest süzülen yükümsüz bireyin popüler kahraman sayıldığı şu akışkan modern zamanlarda “sabit olmak” -esnemez ve geri dönülmez biçimde “tanımlanmak”- gitgide daha çok eleştirilen bir özelliktir.”


“”Birisini bir şeyle tanımlamak…”, kişiyi, kontrol etmesi şöyle dursun, etkileme imkanının bile bulunmadığı bir kadere tutsak etmek demektir. Dolayısıyla belki de kimlikleri Max Weber’in alıntı yaptığı Püriten vaizin maddi zenginlik sahiplerine tavsiye ettiği biçimde kuşanmak daha mantıklıdır: istendiği zaman çıkarılmaya hazır bir saat gibi. Aidiyet hissinin geleneksel olarak hasredildiği yerler (meslek, aile, çevre ve komşuluk), birliktelik hasretini dindiremez veya yalnızlık ve terk edilmişlik hissini gideremez olduklarında artık ya kullanışlı değillerdir ya da güvenilmezlerdir.

Dolayısıyla, “vestiyer cemaatler” diye adlandırılabilecek birlikteliklere yönelik giderek artan bir talep peyda oldu -tıpkı tiyatroya gidenlerin kabanlarını astıkları vestiyerler gibi, insanların en azından görünürde bireysel gailelerini astıkları vestiyer cemaatler -. Herhangi bir abartılmış veya şok edici olay böyle yapmayı gerektirecek bir vesile yaratabilir: Birinci sıraya yükselen bir halk düşmanı, heyecan verici bir futbol maçı, bir ünlünün özel bir anını fotoğraflama imkânı, akıllıca veya vahşice bir suç, olabildiğince abartılmış bir filmin ilk gösterimi veya o dönemde gündemde olan bir ünlünün evlenmesi, boşanması veya yaşadığı bir talihsizlik. Vestiyer cemaatler gösteri için geçici olarak bir araya getirilir ve izleyiciler kabanlarını vestiyerdeki askılardan alır almaz dağıtılırlar.”

 

“Bizim çocuklarımız öncelikle kendi kaderleriyle diğer çocukların kaderi arasındaki eşitsizlikleri görmeyi öğrenmelidirler ve bunu ne takdiri ilahi ne de ekonomik verimliliğin bedeli olarak yapmalıdırlar; aksine bunu tamamen kaçınılabilir bir trajedi olarak görmeyi becermelidirler.”

Kimliğin tabakalaşmada da güçlü bir faktör olduğunu belirteyim. Kimlik, tabakalaşmanın en ayırıcı ve fark yaratıcı yönlerinden biridir. Bir anda belirmiş küresel hiyerarşinin bir kutbunda, kimliklerini görülmemiş büyüklükte ve dünya çapında bir teklif havuzundan çekip öyle ya da böyle kendi rızalarıyla oluşturup yine ondan vazgeçebilenler bulunur. Öteki kutupta ise, kendilerine tercih hakkı tanınmayan ve sonunda başkaları tarafından zorla dayatılmış bir kimlik yükünü sırtlanan, kimlik tercihinden men edilmiş kalabalıklar bulunur. O kimlikler ki, taşıyanların gücüne gider fakat ne atmalarına izin verilir ne de ondan kurtulabilirler. Tektipleştirici, aşağılayıcı, insandışılaştıran ve damgalayan kimlikler…

“İsviçreli Max Frisch kimliği başkalarının senden olmanı bekledikleri şeyin reddi olarak tanımlar.”

Sınıf-altının kötü kaderini paylaşmakla birlikte göçmenler, diğer tüm yoksunluklarının ötesinde, kendileri için özel olarak tasarlanmış, “yer olmayan yerler (non-places) dışında, egemenlik altındaki topraklarda gerçek anlamda bir fiziksel varoluştan bile mahrum bırakılırlar. Yer olmayan yerler”, geri kalan normal ve ‘tam’ insanların yaşayıp hareket ettiği alanlardan ayırt edilmeleri için, mülteci veya sığınmacı kampları olarak etiketlenirler.

“Kapitalist ekonominin genişlemesi nihayetinde Batı’nın küresel siyasi ve askeri egemenliğinin boyutlarına ulaştı ve böylelikle atık insan üretimi de küresel bir vaka haline geldi. Kapitalizm problemi”, kapitalist ekonominin en bariz ve her an patlamaya hazır arızası, hâlihazırdaki kendi küresel düzleminde sömürüden dışlamaya doğru kayıyor. Bugün toplumsal kutuplaşmanın, derinleşen eşitsizliğin, gitgide artan insan yoksulluğunun, sefaletinin ve zulmün en göze çarpan vakalarının altında yatan şey, 1,5 asır önce Marx tarafından öne sürüldüğü gibi bir sömürü olmaktan ziyade, dışlanmadır.

“Farklılık içinde (ve farklılığa rağmen) birliği nasıl sağlayacağız; birlik içinde (ve birliğe rağmen) farklılığı nasıl koruyacağız?”

“Daha önce de belirttiğim gibi, ulus devler artık insanların güveni için doğal bir yed-i emin değildir. Güven modern tarihin büyük bölümü boyunca ikamet ettiği evinden kovulmuş durumdadır. Havada süzülüyor ve yeni cennet arayışlarıyla dalışlar yapıyor -fakat sunulan tekliflerin hiçbiri şu ana kadar bir uğrak limanı olarak ulus devletin katılığını ve görünen ‘doğallığını’ yakalayabilmiş değil.

“İnsan bir şeyin değerini tam anlamıyla ancak o gözden kaybolunca anlar. O şey ya tamamen kaybolunca ya da bakıma muhtaç hale gelince…

“Sahip olduklarımızla bir deney yürütürüz. Meselemiz “oraya ulaşmak” için, ulaşmak istediğimiz noktaya varmak için neye ihtiyaç duyduğumuzla ilgili değildir; daha ziyade zaten sahip olduğumuz kaynaklarla hangi noktalara ulaşabileceğimiz ve hangi kaynaklara sahip olmanın çabamıza değeceğiyle ilgilidir.”

“Fakat şunu belirtmeliyim ki, günümüzde kendisi vasıtasıyla iki modelden birincisinin yaygın olarak tarif edildiği “kültürel kelimesi, “siyasal yerindeliğin’ güncel standartları tarafından dikte edilen bir yanlış adlandırmadır. Neticede “kültür” kelimesi kelime hazinemize tamamen zıt bir anlam taşıyarak iki yüzyıl önce girdi: Yani “doğa’nın zıt anlamlısı olarak ve insan tercihlerinin sonucu olan ürünler, tortular ve yan etkiler gibi doğanın değişmez gerçeklerine tamamen zıt insan özelliklerine gönderme yaparak. İnsan yapımı şeyler aslında prensip olarak insan bozumu şeylerdir.


Çoğumuz çoğu zaman “bağsız yaşamanın” getirdiği bu yeni hâlin – bağlarından kopmuş ilişkilerin – ikilemi içerisindeyiz. Aynı anda hem istiyor hem korkuyoruz. Geriye dönemeyiz, fakat bulunduğumuz yerden de memnun değiliz. Arzuladığımız ilişkileri nasıl kuracağımızdan emin değiliz; daha da kötüsü, ne tür ilişkiler istediğimizden de emin olamıyoruz.

Erich Fromm’un, bireylerin aşkında tatminin gerçek alçakgönüllülük, cesaret, inanç ve disiplin olmaksızın sağlanamayacağına dair gözlemiyle ikilemin özünü kavradığına inanıyorum. Fakat Fromm hemen ardından üzülerek şunu eklemiştir: bu niteliklerin nadiren görüldüğü bir toplumda sevme kapasitesine erişmek de ender bir başarı olmak zorundadır.”

 

Eflatun’un Şölen’inde Mantinealı Diotima (Prophetville’in korkulan kadın peygamberi) Sokrat’a, Sokrat’ın da tüm kalbiyle onayladığı şu ifadeleri yöneltir: Aşk senin düşündüğün gibi güzele yönelmekle ilgili değildir; aşk güzeli doğurmak ve onda doğmaktır.” Sevmek doğurmayı ve hayat vermeyi” arzulamaktır ki, böylelikle âşık ‘doğurabildiği/hayat verebildiği güzelliği arar ve onun peşinden koşar”.

 

“İlişkiyi kesmenin güç mücadelesi ve kendini gerçekleştirmenin yaygın stratejisi olarak kullanıldığı bir dünyada, hayatta devam edeceği salimen öngörülebilen hiç değilse birkaç kesin nokta vardır. Haliyle “şimdiki zaman ‘geleceği’ bağlamaz; şimdiki zamanda gelecek şeylerin şeklini resmetmek şöyle dursun, onların ne olduğunu tahmin etmemize imkân tanıyan bir şey dahi yoktur. Uzun vadeli düşünmek ve hatta uzun vadeli bağlılıklar ve yükümlülükler gerçekten anlamsız görünür. Daha da kötüsü, ters etkili, tamamen tehlikeli, atılması aptalca olan bir adım, denize atılması gereken, hatta en baştan güverteye hiç alınmaması daha isabetli olacak bir yük olarak algılanır.

Tüm bunlar endişe verici hatta korkutucu haberlerdir. Darbeler dünyada olmanın insani yanının tam kalbine iner. Hepsinden öte, benliği diğer insanlara rapteden bağlara ve bu bağların zamanla güvenilir ve istikrarlı hale geldiği varsayımlarına göndermede bulunulmadıkça kimliğin çekirdeği-‘ben kimim?” sorusunun cevabı ve daha da önemlisi, bu soruya ne cevap verilmiş olursa olsun o cevabin süregelen güvenilirliği- oluşturulamaz.

 

“Kaliteden emin olunmadığında, acaba nicelik bir kurtuluş getirebilir mi?

 

“Sohbet etmek ve mesajlaşmak için cep telefonlarını tercih ediyoruz, çünkü böylelikle “gerçek temasın yanında getirdiği rahatsızlıklara maruz kalmadan temas halinde olmanın rahatlığını sürekli olarak hissediyoruz. Birkaç derin ilişkinin yerine onlarca zayıf ve sığ teması koyuyoruz.

 

Modern strateji, insan takatini aşan büyük meseleleri insanların halledebileceği küçük görevlere bölmeye dayalıdır (mesela kaçınılmaz olan ölüme karşı umutsuz savaşın yerine pek çok kaçınılabilir ve iyileştirilebilir hastalığın etkin tedavisini koymak). Büyük meseleler” halledilemese de ertelenir, ötelenir ve gündemden düşürülür; tamamen unutulmasa da nadiren hatırlanır. Şimdiye dair endişe sonsuz olana ne yer bırakır ne de onu düşünecek zaman. Akışkan ve sürekli değişen bir ortamda sonsuzluk fikrinin ve onun zamanın akışından muaf olan sonsuz sürekliliği ile kalıcı değerinin insanlık tecrübesinde yeri yoktur.

Değişimin hızı dayanıklılık ve süreklilik değerine kalıcı darbeyi vurur: “Eski” ve “dayanıklı” olan, eski moda, zamanı geçmiş ve “kullanım süresi dolmuş’ olanla eşanlamlı hale gelir ve en kısa sürede çöplükteki yerini almaya mahkumdur.”

 

Mutlak kırılganlıkları ve geçicilikleri düşünüldüğünde, bireysel beka dışındaki her şey kötü bir yatırım olarak görünmektedir. Şeylerin tek mantıklı kullanım şekli, bireyin hayatta kalmasına hizmet etmeleridir. Potansiyel hazlarına hemen şimdi varılmalı, tatlarına hemen burada bakılmalıdır; zira pek yakında solmaya başlayacakları kesindir.

 

Senecadan Durkheim’e kadar pek çok bilge, dinlemeye meyilli olan herkese gerçek mutluluğun ancak insanın cismani hayatını aşan şeylere bağlanmakla sağlanabileceğini hatırlatıp durdular. Ortalama günümüz okuru için bu tür tavsiyeler anlaşılmaz ve lüzumsuz görünmektedir. Binyıllar içinde zahmetle inşa edilen ve fani hayatı sonsuzluğa bağlayan köprüler kullanım dışı bırakıldı.

Daha önce böylesi köprülerden mahrum bırakılmış bir dünyada yaşamamıştık. Böyle bir dünyada yaşamakla neyle karşılaşabileceğimizi ya da kendimizi ne tür şartların içinde bulabileceğimizi söylemek için çok erken.”

 

Kendi tercihimiz olan alternatif bir kimliği elde edebilmek için gereken vasıtaları seçmemiz artık bir sorun olarak görülmüyor (onun için zorunlu olan teçhizatı almaya yetecek paramız varsa). Bizi bir çırpıda olmak istediğimiz, görünmek istediğimiz, tanınmak istediğimiz karaktere dönüştürecek donanım mağazalarda beklemektedir. Bunun en güncel örneğini vermem gerekirse: Londra’nın merkezinde sürücüler için “trafik yoğunluğu! vergisi uygulanmaya başlayınca, moda bilincine sahip Londralılar arasında “mobilet sürücüsü olmak bir anda zorunlu” hale geliverdi (her ne kadar pek uzun sürmese de). Zorunlu hale gelen sadece ‘mobilet” değildi; “mobilet sürücüsü kimliğini” halk içinde göstermek isteyen herkes için olmazsa olmaz birtakım özel tasarım kıyafetler de devreye girdi -Dolce&Gabbana deri ceket, kırmızı ve yüksek tabanlı Adidas spor ayakkabılar, Gucci gümüş rengi kask, sarı çerçeveli Jill Sander güneş gözlükleri...

 

“Sijepan Mestrovic’ten bir ipucu alan Hargeaves şunu öne sürüyor: “Günümüzde duygular daralan ilişkiler dünyasının ‘şu an’ harmanında hasat edilip tüketilebilir şeyler halinde yeniden ekiliyor. Reklamcılık otomobilleri arzu ve ihtirasla, cep telefonlarını ise ilham ve şehvetle ilişkilendirir.” Fakat tacirler ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, gidermeye söz verdikleri açlığı gideremezler. İnsanlar tüketim maddelerine dönüştürülmüş olabilir fakat tüketim maddeleri tekrar insana dönüştürülemez. Yani umutsuzca köklerini, akrabalığı, arkadaşlığı ve aşkı arama ilhamını bize veren insanlara —birliktelikleriyle kendimizi tanımlayabildiğimiz insanlara-.

 

“Kimlik inşası durdurulamaz bir deney şeklini almıştır. Deneyler hiç durmaz. Bir seferde tek kimliği deneriz; fakat henüz denenmemiş pek çok kimlik köşe başında bizi beklemektedir. Hayatımız boyunca henüz hayal dahi edilmemiş daha pek çok kimlik icat edilmeyi ve şiddetle arzulanmayı beklemektedir. Halihazırda sergilediğimiz kimliğin sahip olabileceğimiz en iyi kimlik olup olmadığını ve bize en yüksek tatmini sağlayıp sağlamayacağını asla bilemeyiz.”




Fevzi Demir - "Bulaşıcı Salaklık Epidemiyolojisine Giriş" Kitabı

İlk baskısını 2012’de, benim okuduğum ikinci baskısını 2018’de yapan bu kitap 168 sayfa.

Kitaptaki başlıklar: İkinci baskıya önsöz, önsöz, sunuş, patogenez, kimlerde görülmektedir, nerelerde görülmektedir, hangi zamanlarda görülmektedir, prognoz, korunma önerileri, uzmanlıkları farklı okurlar için kısa sözlük, değinilen kaynaklar.

Kitabı okurken müthiş keyif aldığımı, çokça mimik yaptığımı ve bol bol güldüğümü belirtmeliyim.

Yazarın “Bu kitap bir tarihçinin toplum sağlığına ilişkin çalışmasıdır.” cümlesiyle önsözüne başladığı kitapta “halk arasında yaygınlıkla idrak yolları enfeksiyonu, beyin kabızı, algıda mallık, beyin iç göçü ve faşist gibi isimlendirmeleri” bulunan salaklıkla ilgili bilgi ve mizah dolu harika bir yolculuğa çıkacaksınız.

Kitapta salaklığın memetik kaynaklı bulaşan ve ilerleyen bir zihinsel hastalık olduğunu öğrenirken, en şiddetli salaklık pandemilerinin modern çağda meydana geldiğini görüyorsunuz.

Kitapta tıp, tarih, sosyoloji, ekonomi, siyaset vd. birçok konudan bilgi okuyabilirsiniz. Kitapta müthiş bir entelektüel birikim, zeka ve emek var, kitabı okuduktan sonra başka kaynaklara ve yazarlara da yöneldim, yeni kelimeler öğrendim. Kitapta harika toplumsal tespitler var.

Uzun zamandır okuduğum en iyi kitap, ileride kesinlikle yeniden okuyacağım.

“Dünya olması gerekli olan değil, olandır. Şeyleri olması gerektiği sevmek, olanı gözden kaçırmamıza yol açabilir.”

“Halk, sonradan inanacağı saçmalıkları kendisi uydurmaktadır.”

“Apartmanlarda ve sitelerin kapısında “satıcı ve dilenci giremez” levhasını asan vatandaşlarımızın ticari televizyonlar konusunda da aynı duyarlılığı göstermesi gereklidir.”

“Salaklık ciddi bir iştir, çünkü birçok salakça etkinlik ciddi ciddi yapılır.”




Émile Durkheim - "Ensest Yasağı ve Kökenleri" Kitabı

Pinhan Yayıncılık’tan ilk baskısını 2019’da yapan ve benim okuduğum ikinci baskısını 2020’de yapan bu kitap 88 sayfa ve 6 kısımdan oluşuyor.

İlkel toplumların egzogamiye yönelik zorunluluklarını toteme bağlılık kuralı ve anne soy zinciri üzerinden temellendiren kitapta kabilelerin adetleri ve işleyişlerine yönelik bize göre farklı örneklerini merakla okudum. Ayrıca ensestin neden yasaklandığını, yasak ihlal edilince nasıl cezalar verildiğini okurken ister istemez günümüzle mukayeseye giriyorsunuz. Kabilelerin verdikleri cezalar caydırıcı.

Kitapta akrabalık, tabulaşma korkusu, kana yüklenilen anlamlar, din, kadınların kanla olan ilişkisi anlatılırken ensest yasağının neden basit bir yasak olmadığını çok iyi anlıyorsunuz.

Sosyoloji okumaları yapmayanlar kitabı biraz karmaşık bulabilir, başlamak için iyi bir seçim olmayabilir.




Marc Augé - "Yaşsız Zaman" Kitabı

İlk baskısını 2017’de yapan, benim okuduğum üçüncü baskısını 2021’de yapan bu kitap 72 sayfa, Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkmış.

Kitap 11 başlıktan oluşuyor. Her bölümde mutlaka kendinizi, yaşınızı, yaşamınızı sorguluyorsunuz.

Dili ve bakış açısı çok güzel, gerontolojiyle ilgilenenler için de iyi bir okuma olabilir.

Birçok şeyi yeniden gözden geçirmenizi sağlayacak.

“Hayal gücümüzün hammaddesi zamandır.”

“Yaşlılık diye bir şeyin olmadığını anlamak için yaşlanmak yeter.”

“Bana nasıl yaşlandığını söyle, sana eskiden kim olduğunu söyleyeyim.”

“”Yaşınız kaç?” Bu soru beni uzun zamandır utandırıyor. Her şeyden önce, bu soruyu soranlar için utanıyorum, nezaketsiz olarak görünen bir soruyla muhatap olduğum için. İkincisi, cevap vermeden düşünmem gerektiği için utanıyorum. Nasıl diyeyim ki? Yaşımı biliyorum, söyleyebilirim, ama buna inanmıyorum.”

“Bekleyiş hissi, yaşandığı gibi ifade edilir; şimdiki anı öyle sert suçlar ki zamanın durduğu izlenimini verir. Zamanı durdurma Leiris çünkü binlerce kez tekrar tekrar yaşadığı çocukluk ve gençlik sahnelerini keşfeder. Şimdiki zamandan geçmişe doğru gidişlerinin ortak noktası, zamanın içinde bir bilinmezi aramasıdır: Kimim ben, önceleri kimdim? Kim var orada, kim o? Orada kim var? Sırada kim var? Neyim ben? Bir yanılsama, hatıra, bir noksanlık ya da arzu mu? Duran zamanın şimdisi o kadar güçlüdür ki her türlü devam edebilme ya da kaçış olasılığını geçici olarak ortadan kaldırır. Leiris ise, kendini, bir an’ın bir görüntünün üstünde duraklayarak araştırır. Bu duraklama dizisi, zamanın geçip geçmediğine, geçtiyse ne kadar zaman geçtiğine veya yaşa yapılan bütün göndermeleri silip atar. Böylece otobiyografisinde biyografik hiçbir ayrıntı kalmaz sonunda.”

“Yaşı yok sayıp zamanı serbest bırakmak.”

“Yazmak, ölmek gibidir biraz ama daha az yalnız ölmek.”

“Süre sadece zamanı temsil etmemize değil; ona hükmetmemize, onu düzenlememize, hatta durdurmamıza ya da bize durdurduğumuz hissini vermeye yarar. Kaç yaşındasın? Soruyu anlayıp cevap vermek için ağzımı açana kadar bile birkaç saniye yaşlanmış olurum. Buna karşılık, eğer kimlik kartımı çıkarırsam, orada doğum tarihim yazılıdır, sabit ve sağlamdır.”

“Yaşlılar belki bir şeyi kesin olarak bilirler: Yaşlılığın, çocukluğumda dendiği gibi “atla deve olmadığı”nı. Yaşlılık egzotizm, yani hiçbir şey bilmeyenlerin başkalarına uzaktan bakması gibidir. Yaşlılık diye bir şey yoktur.”

“Buna sevilelim ya da üzülelim, bu tespit bir parça acımasız da olsa kabul etmek gerekir: Herkes genç ölür.”

‘‘Kısacası, en derinde bana ait olan, zaman içerisinde beni ölüme, kendi ölümüme yaklaştıran ilerleyişimin derecesi kayıt altına alınmış, çerçevelenmiş, düzenlemelere, özel izinlere, istisnalara tabi tutulmuştur. Eğer yaşımsam ve sadece yaşımdan ibaretsem, özümde, herkesin tanıdığı kurallar tarafından sıkıca belirlenmiş, sosyal ve kültürel bir varlığımdır. Fakat bu kurallar yığını beni gerçekten ilgilendirir mi? Ben gerçekten yirmi bir yaşıma geldiğimde reşit oldum mu? Bu dönüşüm şimdilerde benimkinden üç yıl önce mi gerçekleşiyor? Emekli olunca başka biri mi oldum? Altmış beş, yetmiş ya da seksen yaşımdan sonra söyleyecek bir şeyim kalmadı mı? Bu bir özgürlük meselesidir ve uzayan yaşam süresi daha çok kişiyi çemberin dışına atabilir."




OSHO - "Tao Hal ve Sanat" Kitabı

ABD’de ilk kez 2011’de yayınlanan bu kitap, 2013’te Butik Yayıncılık tarafından basılmış ve 144 sayfadan oluşuyor.

Giriş ve yazar hakkında olan kısım dışında kitap beş bölümden oluşuyor: Tao İlkeleri, Lao Tzu: Yaşlı Adam, Chaung Tzu: Doğal ve Sıradan, Lieh Tzu: Usta Bir Anlatıcı, Ko Hsuan: Doktrin Yok, Öğreti Yok.

Kitapta neredeyse her sayfada bir doğa fotoğrafı var, okuduğunuz cümlelerden sonra o fotoğraflara bakmak sanki bir kapıdan başka bir dünyaya geçmek gibi etki bırakıyor.

Nefes aldıran, huzur veren, zaman zaman tüylerimi diken diken eden bir kitap oldu.

“Kendine karşı bölünmüş olmak, sıradan olmaktır, çünkü bu enerjini dağıtır; senin asla kabına sığmayan, var oluşu kutlayan biri olmana izin vermez. Sağ ve sol elin arasında bir mücadele başlatmaya çalışıyorsan, nasıl mutlu olabilirsin? Mücadelenin kendisi seni öldürür ve bundan hiçbir sonuç çıkmaz; çünkü sol el nasıl kazanabilir ya da sağ el nasıl kazanabilir? Her iki el de senindir.”

“Doğal ve sıradan olursan, tıpkı kuşlar ve ağaçlar gibi, çiçek açarsın, engin göklerde kanatların açık yükselirsin.”

“Kolay devam et. O zaman tüm hayatın bir fenomen olur. O zaman egoyu yaratmazsın. Doğru bir benlik olursun. Sıradan en sıra dışı olandır. Sıra dışı olmaya çalışan insanlar asıl meseleyi kaçırmıştır. Sadece sıradan ol; bir hiç kimse ol.”

“Ağaçlar ve kuşlar kadar doğal ol. Kuşlarda, birinin bir aziz olduğunu ve birinin bir günahkâr olduğunu göremezsin. Her şey kolaydır; öyle kolay ki hatırlamana herek yoktur.”

“Bir şeyi yapmak ile olmasına izin vermek arasındaki farkı biliyor musun?”

“Su kayalardan aktığında, kaya kaybolur ve er ya da geç kuma dönüşür. Bu, yalnızca an meselesidir.”

“Zihin bir prizmadır; bir şeyi pek çok şeye böler.”

“Yol’da olmak hedefte olmaktır. … Yol’u bulmak zorundasın.”

“Yol’un haritası yoktur, Yol çizilmemiştir, Yol birini takip edip bulabileceğin bir şey değildir. Yol bir otoyol gibi değildir; Yol gökyüzünde uçan bir kuş gibidir- geride iz bırakmaz. Yol izsiz yoldur. Hazır, erişilebilir değildir; bir anda yürümeye kadar veremezsin, onu bulmak zorundasın. Onu kendi bildiğin gibi bulmak zorundasın; başkalarının bildikleri yollar olmaz. … Sen sensin, eşsiz bir birey. Yalnızca yürüyerek, yalnızca hayatını yaşayarak Yol’u bulacaksın. Bu çok değerli bir şeydir.”

“… tek başına, bir birey olarak bilinmeyene gidecek cesaretin varsa, kimseye yaslanmadan, kimseyi takip etmeden, herhangi bir yere ulaşıp ulaşmayacağını ya da kaybolup kaybolmayacağını bilmeden karanlık geceye yürürsen olabilirsin. Cesaretin varsa, o seçenek oradadır. Risklidir. Maceralıdır.”

“… onların doğaları yağ ve su gibidir. Hırs ve meditasyon asla karışamaz.”

“Uyum içinde yaşamak, akışına bırakmaktır, doğayla mücadele etmek değildir. Doğayla uyum içinde yaşamak doğayla bir olmaktır; mücadele etmeye gerek kalmaz. Çaba mücadeledir; çaba bir şeyi kendine uygun yapmaya çalıştığın anlamına gelir.”




Prof. Dr. Ali Yıldırım, Prof. Dr. Hasan Şimşek - "Sosyal Bilimlerde Nitel Araştırma Yöntemleri" Kitabı

Birinci baskısını 1999 senesinde yapan ve benim okuduğum genişletilmiş onuncu baskısını 2016’da yapan bu kitap 432 sayfa, Seçkin Yayıncılık’tan çıkmış.

Kitapta on, dokuz, beşinci baskıya önsöz dışında bir önsöz daha var. Ekler listesi, tablolar listesi, şekiller listesi dışında kitap 19 bölümden oluşuyor.

Kitabın bölümleri bilimsel araştırma yöntemlerinde temel dönüşümler, nitel araştırmanın bilimsel araştırma geleneği içindeki yeri, nitel araştırma desenleri, nitel araştırma süreci, nitel araştırmada etik, nitel araştırmada örneklem, görüşme, odak grup görüşmesi, gözlem, doküman incelemesi, mecazlar yoluyla nitel veri toplama, internet yoluyla nitel araştırma, nitel veri analizi, nitel araştırmada geçerlik ve güvenirlik, durum (örnek olay çalışması), eylem araştırması, karma yöntem araştırmaları, nitel araştırma sonuçlarının bilime ve uygulamaya katkısı, nitel araştırma sık rastlanan hatalardan oluşuyor.

Her bölüm çok kapsamlı şekilde ele alınmış, sosyal bilimcilerin kütüphanesinde yeri olması gereken emek dolu bir çalışma.




Prof. Dr. Dolunay Şenol - "Sembolik Etkileşim" Kitabı

İkinci baskısı 2017’de Net Kitap Yayıncılık’tan çıkan bu kitap 128 sayfa.

Kitapta giriş ve sonuç kısımları dışında üç kısım var. İlk bölümde makro ve mikro sosyoloji ayırımı, ikinci bölümde sembolik etkileşim teorisi ve kurucuları, üçüncü bölümde ise sembolik etkileşimcilerin teorik ve metodolojik yaklaşımları konu edilmiş.

Aslında 1990 senesinde yüksek lisans tezi olarak hazırlanan bu kitap, sosyoloji literatürüne çok güzel bir katkı sunmuş.

Sosyolojiye meraklı herkesin rahatlıkla okuyup anlayabileceği bu kitap, kütüphanemde güzel bir boşluğu doldurdu.




John Shirley - "Yeni Tabular" Kitabı

İlk baskısını 2018’de Ayrıntı Yayınları’ndan yapan bu kitap 112 sayfa. Kitabın yazarı aynı zamanda senarist ve şarkı yazarı. Kitapta yazar...