İlk baskısını 2017’de, benim okuduğum
beşinci baskısını 2021’de Heretik Yayıncılık’tan yapan bu kitap 120 sayfa.
Kitapta Bedenetto Vecchi’nin yazdığı
giriş kısmı ve daha sonraki kimlik bölümünde ise yine kendisi tarafından
Zygmunt Bauman ile gerçekleştirilmiş söyleşiler var.
Kitapta kimlik, ötekilik, coğrafya,
aidiyet, siyaset, önyargılar, korkularımız, küreselleşme, tüketim toplumu, oralı
olmak ya da olmamak konuları kendisi de sürgün olan, ötekileştirilen, çoklu bir
kimliğe sahip olan Bauman tarafından tecrübelerinden de yola çıkarak çok iyi
anlatılmış.
“Akışkan dünyamızda kendimizi hayat
boyu hatta hayat boyu olmasa bile uzunca bir süre tek bir kimliğe” adamamız
gerektiğini düşünenlerin, yedisinde neyse yetmişinde de o olacağını iddia
edenlerin, değişimi inkâr edenlerin mutlaka okuması gereken bir kitap.
Son zamanlarda okuduğum en güzel
kitaplardan. Kendilik yolumda bana da ışık tuttu, sosyolojiye nasıl aşık olmayayım?
“Kişi zamanla “aidiyet” ve “kimliğin”
alınyazısı olmadığının, ömür boyu garanti sağlamadığının, fazlasıyla müzakereye
açık ve vazgeçilebilir şeyler olduğunun farkına varır; kendi kararlarının,
attığı adımların, eyleme biçiminin -ve tüm bunları sabitleyecek kararlılığın-
hem aidiyet hem de kimlik için hayati faktörler olduğunu fark eder. Başka bir deyişle,
“aidiyet” alternatifsiz bir koşul olarak kaderleri kaldığı sürece “bir kimliğe
sahip olma” düşüncesi söz konusu olmayacaktır. İnsanlar böyle bir fikri sadece
bir görev biçiminde, bir seferlik meşgaleden ziyade tekrar tekrar
gerçekleştirilecek bir görev biçiminde akıllarında tutmaya başlayacaklardır.”
“Kimlikler havada salınıp durur;
bazılarını kişi kendisi seçerken diğerleri etraftakiler tarafından şişirilip
fırlatılır ve kişi birincileri ikincilere karşı korumak için sürekli uyanık
olmak zorundadır; yüksek miktarda yanlış anlaşılma ihtimali vardır ve
müzakereden geriye sonsuz bir denge oyunu kalır. Kişi böylesine müphem koşullarla
başa çıkmak için ihtiyaç duyulan zorlu becerileri ne kadar çok geliştirir ve
onlara hâkim olursa, keskin uçlar o kadar körelir ve o kadar az acı verir;
güçlükler bunaltıcı ve bezdirici olmaktan çıkar. Kişi kendini her yerde chez
soi, yani “evinde” hissetmeye bile başlayabilir- fakat kişinin ödemesi gereken
bedel, artık hiçbir yerin kendisi için gerçekten ve tam anlamıyla yuva
olamayacağını kabullenmektir.”
“Kimliğimi beyan etmem için beni
kışkırtmaya devam ederseniz (yani “koyutlanmış benliğim”, ulaşmaya çalıştığım
ufuk ve kendisi sayesinde hareketlerimi değerlendirdiğim, sansürlediğim ve
düzelttiğim şey), ulaşabileceğiniz son noktaya ve beni daha fazla
ittiremeyeceğiniz noktaya ulaşırsınız. Gelebileceğim en ileri nokta burasıdır…”
“Akışkan dünyamızda kendimizi hayat
boyu hatta hayat boyu olmasa bile uzunca bir süre tek bir kimliğe adamamız riskli
bir iştir. Kimlikler artık giyip göstermek içindir; elde tutmak veya saklamak
için değil.”
“Onulmaz bir biçimde kimlikleri eğip
bükmeye ve onlara şekil vermeye zorlanıyoruz ve istesek de tek bir kimliğe
bağlanıp kalamıyoruz.”
“”Kimlik” bize keşfedilmesi gereken
bir şey olarak değil de, tamamıyla icat edilmesi gereken, bir çabanın hedefi, “bir
amaç”, kişinin en baştan inşa etmesi gereken veya alternatif teklifler
arasından seçip sonra uğrunda mücadele edip ardından ancak daha da fazla çaba
ile koruyacağı bir şey olarak yansıtılıyor. Oysa mücadelenin zaferle
sonuçlanması için, kimliğin statüsündeki ebedi tamamlanmamışlık ve
istikrarsızlık gerçeğinin bastırılmaya ve yoğun bir emekle örtbas edilmeye
ihtiyacı vardır; ki kimlik buna da meyillidir.”
“Biz kadın ve erkeklere hep birlikte
değil de tek te veya ayrı ayrı kimlik bulma veya inşa etme görevini terk
etmekten memnuniyet duyuyorlar. Kimliğin kırılganlığı ve daimi geçicilik
statüsü artık gizlenemez. Sır ayan olmuştur. Fakat bu yeni ve oldukça yakın
tarihli bir gelişmedir.”
“Kurgu olarak doğan kimlik,
katılaşarak gerçeğe dönüşmek için çokça tazyike ve ikna çabasına ihtiyaç duydu.”
“Geçici fırsatlar ve kırılgan
tahvillerin cesur yeni dünyasında, eski tip katı ve müzakere edilemez kimlikler
tek kelimeyle başarısız olacaklardır.”
“Sizin İsa’nız bir Yahudi, arabanız
Japon, pizzanız İtalyan, demokrasiniz Yunan, kahveniz Brezilya’dan, tatiliniz
Türkiye’de, sayılarınız Araplardan, harfleriniz Latin; tek komşunuz ise bir
yabancı.”
“Ulusal
kimlik”, en başından itibaren agonistik (kavgacı) bir nosyon ve savaş narası
idi; uzun süre de öyle kaldı. Devlet reayasının kümelenmesiyle benzeşen
birleştirici bir ulusal cemaat sadece sonsuza kadar başarısız olmaya değil,
aynı zamanda ebediyen kırılgan olmaya da mahkumdur.”
“Kimliğe
duyulan özlem, kendisi de muğlak olan güvenlik duygusundan beslenir. Kısa vadede
ne kadar canlandırıcı olursa olsun, henüz denenmemiş bir tecrübenin vaatleri ve
belirsiz önsezileriyle ne kadar dolu olursa olsun, kör tanımlanmış bir
boşlukta, inatçı ve rahatsız edici bir “ne o ne de bu” konumda desteksiz
süzülmek uzun vadede sinir bozucu ve endişe uyandırıcı bir durumdur. Öte
yandan, sonsuz ihtimaller arasında sabit bir pozisyon da cazip bir seçenek
değildir. Serbest süzülen yükümsüz bireyin popüler kahraman sayıldığı şu
akışkan modern zamanlarda “sabit olmak” -esnemez ve geri dönülmez biçimde “tanımlanmak”-
gitgide daha çok eleştirilen bir özelliktir.”
“”Birisini
bir şeyle tanımlamak…”, kişiyi, kontrol etmesi şöyle dursun, etkileme imkanının
bile bulunmadığı bir kadere tutsak etmek demektir. Dolayısıyla belki de
kimlikleri Max Weber’in alıntı yaptığı Püriten vaizin maddi zenginlik
sahiplerine tavsiye ettiği biçimde kuşanmak daha mantıklıdır: istendiği zaman
çıkarılmaya hazır bir saat gibi. Aidiyet hissinin
geleneksel olarak hasredildiği yerler (meslek, aile, çevre ve komşuluk),
birliktelik hasretini dindiremez veya yalnızlık ve terk edilmişlik hissini
gideremez olduklarında artık ya kullanışlı değillerdir ya da güvenilmezlerdir.
Dolayısıyla,
“vestiyer cemaatler” diye adlandırılabilecek birlikteliklere yönelik giderek
artan bir talep peyda oldu -tıpkı tiyatroya gidenlerin kabanlarını astıkları
vestiyerler gibi, insanların en azından görünürde bireysel gailelerini
astıkları vestiyer cemaatler -. Herhangi bir abartılmış veya şok edici olay
böyle yapmayı gerektirecek bir vesile yaratabilir: Birinci sıraya yükselen bir
halk düşmanı, heyecan verici bir futbol maçı, bir ünlünün özel bir anını
fotoğraflama imkânı, akıllıca veya vahşice bir suç, olabildiğince abartılmış
bir filmin ilk gösterimi veya o dönemde gündemde olan bir ünlünün evlenmesi,
boşanması veya yaşadığı bir talihsizlik. Vestiyer cemaatler gösteri için geçici
olarak bir araya getirilir ve izleyiciler kabanlarını vestiyerdeki askılardan
alır almaz dağıtılırlar.”
“Bizim çocuklarımız
öncelikle kendi kaderleriyle diğer çocukların kaderi arasındaki eşitsizlikleri
görmeyi öğrenmelidirler ve bunu ne takdiri ilahi ne de ekonomik verimliliğin
bedeli olarak yapmalıdırlar; aksine bunu tamamen kaçınılabilir bir trajedi
olarak görmeyi becermelidirler.”
“Kimliğin tabakalaşmada da güçlü bir faktör olduğunu
belirteyim. Kimlik, tabakalaşmanın en ayırıcı ve fark yaratıcı yönlerinden
biridir. Bir anda belirmiş küresel hiyerarşinin bir kutbunda, kimliklerini
görülmemiş büyüklükte ve dünya çapında bir teklif havuzundan çekip öyle ya da
böyle kendi rızalarıyla oluşturup yine ondan vazgeçebilenler bulunur. Öteki
kutupta ise, kendilerine tercih hakkı tanınmayan ve sonunda başkaları
tarafından zorla dayatılmış bir kimlik yükünü sırtlanan, kimlik tercihinden men
edilmiş kalabalıklar bulunur. O kimlikler ki, taşıyanların gücüne gider fakat
ne atmalarına izin verilir ne de ondan kurtulabilirler. Tektipleştirici,
aşağılayıcı, insandışılaştıran ve damgalayan kimlikler…”
“İsviçreli Max Frisch kimliği
başkalarının senden olmanı bekledikleri şeyin reddi olarak tanımlar.”
“Sınıf-altının kötü kaderini paylaşmakla birlikte göçmenler,
diğer tüm yoksunluklarının ötesinde, kendileri için özel olarak tasarlanmış,
“yer olmayan yerler (non-places) dışında, egemenlik altındaki topraklarda
gerçek anlamda bir fiziksel varoluştan bile mahrum bırakılırlar. Yer olmayan
yerler”, geri kalan normal ve ‘tam’ insanların yaşayıp hareket ettiği
alanlardan ayırt edilmeleri için, mülteci veya sığınmacı kampları olarak
etiketlenirler.”
“Kapitalist
ekonominin genişlemesi nihayetinde Batı’nın küresel siyasi ve askeri
egemenliğinin boyutlarına ulaştı ve böylelikle atık insan üretimi de küresel
bir vaka haline geldi. Kapitalizm problemi”, kapitalist ekonominin en bariz ve
her an patlamaya hazır arızası, hâlihazırdaki kendi küresel düzleminde sömürüden
dışlamaya doğru kayıyor. Bugün toplumsal kutuplaşmanın, derinleşen
eşitsizliğin, gitgide artan insan yoksulluğunun, sefaletinin ve zulmün en göze
çarpan vakalarının altında yatan şey, 1,5 asır önce Marx tarafından öne
sürüldüğü gibi bir sömürü olmaktan ziyade, dışlanmadır.”
“Farklılık
içinde (ve farklılığa rağmen) birliği nasıl sağlayacağız; birlik içinde (ve
birliğe rağmen) farklılığı nasıl koruyacağız?”
“Daha
önce de belirttiğim gibi, ulus devler artık insanların güveni için doğal bir
yed-i emin değildir. Güven modern tarihin büyük bölümü boyunca ikamet ettiği
evinden kovulmuş durumdadır. Havada süzülüyor ve yeni cennet arayışlarıyla dalışlar
yapıyor -fakat sunulan tekliflerin hiçbiri şu ana kadar bir uğrak limanı olarak
ulus devletin katılığını ve görünen ‘doğallığını’ yakalayabilmiş değil.”
“İnsan
bir şeyin değerini tam anlamıyla ancak o gözden kaybolunca anlar. O şey ya
tamamen kaybolunca ya da bakıma muhtaç hale gelince…”
“Sahip
olduklarımızla bir deney yürütürüz. Meselemiz “oraya ulaşmak” için, ulaşmak
istediğimiz noktaya varmak için neye ihtiyaç duyduğumuzla ilgili değildir; daha
ziyade zaten sahip olduğumuz kaynaklarla hangi noktalara ulaşabileceğimiz ve
hangi kaynaklara sahip olmanın çabamıza değeceğiyle ilgilidir.”
“Fakat
şunu belirtmeliyim ki, günümüzde kendisi vasıtasıyla iki modelden birincisinin
yaygın olarak tarif edildiği “kültürel kelimesi, “siyasal yerindeliğin’ güncel
standartları tarafından dikte edilen bir yanlış adlandırmadır. Neticede
“kültür” kelimesi kelime hazinemize tamamen zıt bir anlam taşıyarak iki yüzyıl
önce girdi: Yani “doğa’nın zıt anlamlısı olarak ve insan tercihlerinin sonucu
olan ürünler, tortular ve yan etkiler gibi doğanın değişmez gerçeklerine tamamen
zıt insan özelliklerine gönderme yaparak. İnsan yapımı şeyler aslında prensip
olarak insan bozumu şeylerdir.”
“Çoğumuz çoğu zaman “bağsız yaşamanın” getirdiği bu yeni hâlin –
bağlarından kopmuş ilişkilerin – ikilemi içerisindeyiz. Aynı anda hem istiyor hem
korkuyoruz. Geriye dönemeyiz, fakat bulunduğumuz yerden de memnun değiliz.
Arzuladığımız ilişkileri nasıl kuracağımızdan emin değiliz; daha da kötüsü, ne
tür ilişkiler istediğimizden de emin olamıyoruz.
Erich Fromm’un,
bireylerin aşkında tatminin gerçek alçakgönüllülük, cesaret, inanç ve disiplin
olmaksızın sağlanamayacağına dair gözlemiyle ikilemin özünü kavradığına
inanıyorum. Fakat Fromm hemen ardından üzülerek şunu eklemiştir: bu
niteliklerin nadiren görüldüğü bir toplumda sevme kapasitesine erişmek de ender
bir başarı olmak zorundadır.”
“Eflatun’un Şölen’inde Mantinealı Diotima
(Prophetville’in korkulan kadın peygamberi) Sokrat’a, Sokrat’ın da tüm kalbiyle
onayladığı şu ifadeleri yöneltir: Aşk senin düşündüğün gibi güzele yönelmekle
ilgili değildir; aşk güzeli doğurmak ve onda doğmaktır.” Sevmek doğurmayı ve
hayat vermeyi” arzulamaktır ki, böylelikle âşık ‘doğurabildiği/hayat
verebildiği güzelliği arar ve onun peşinden koşar”.”
“İlişkiyi
kesmenin güç mücadelesi ve kendini gerçekleştirmenin yaygın stratejisi olarak
kullanıldığı bir dünyada, hayatta devam edeceği salimen öngörülebilen hiç
değilse birkaç kesin nokta vardır. Haliyle “şimdiki zaman ‘geleceği’ bağlamaz;
şimdiki zamanda gelecek şeylerin şeklini resmetmek şöyle dursun, onların ne
olduğunu tahmin etmemize imkân tanıyan bir şey dahi yoktur. Uzun vadeli
düşünmek ve hatta uzun vadeli bağlılıklar ve yükümlülükler gerçekten anlamsız
görünür. Daha da kötüsü, ters etkili, tamamen tehlikeli, atılması aptalca olan
bir adım, denize atılması gereken, hatta en baştan güverteye hiç alınmaması
daha isabetli olacak bir yük olarak algılanır.
Tüm
bunlar endişe verici hatta korkutucu haberlerdir. Darbeler dünyada olmanın
insani yanının tam kalbine iner. Hepsinden öte, benliği diğer insanlara
rapteden bağlara ve bu bağların zamanla güvenilir ve istikrarlı hale geldiği
varsayımlarına göndermede bulunulmadıkça kimliğin çekirdeği-‘ben kimim?”
sorusunun cevabı ve daha da önemlisi, bu soruya ne cevap verilmiş olursa olsun
o cevabin süregelen güvenilirliği- oluşturulamaz.”
“Kaliteden
emin olunmadığında, acaba nicelik bir kurtuluş getirebilir mi?”
“Sohbet
etmek ve mesajlaşmak için cep telefonlarını tercih ediyoruz, çünkü böylelikle
“gerçek temasın yanında getirdiği rahatsızlıklara maruz kalmadan temas halinde
olmanın rahatlığını sürekli olarak hissediyoruz. Birkaç derin ilişkinin yerine
onlarca zayıf ve sığ teması koyuyoruz.”
“Modern strateji, insan takatini aşan büyük meseleleri insanların
halledebileceği küçük görevlere bölmeye dayalıdır (mesela kaçınılmaz olan ölüme
karşı umutsuz savaşın yerine pek çok kaçınılabilir ve iyileştirilebilir
hastalığın etkin tedavisini koymak). Büyük meseleler” halledilemese de
ertelenir, ötelenir ve gündemden düşürülür; tamamen unutulmasa da nadiren
hatırlanır. Şimdiye dair endişe sonsuz olana ne yer bırakır ne de onu düşünecek
zaman. Akışkan ve sürekli değişen bir ortamda sonsuzluk fikrinin ve onun
zamanın akışından muaf olan sonsuz sürekliliği ile kalıcı değerinin insanlık
tecrübesinde yeri yoktur.
Değişimin hızı dayanıklılık ve süreklilik değerine kalıcı
darbeyi vurur: “Eski” ve “dayanıklı” olan, eski moda, zamanı geçmiş ve
“kullanım süresi dolmuş’ olanla eşanlamlı hale gelir ve en kısa sürede
çöplükteki yerini almaya mahkumdur.”
“Mutlak kırılganlıkları ve geçicilikleri
düşünüldüğünde, bireysel beka dışındaki her şey kötü bir yatırım olarak
görünmektedir. Şeylerin tek mantıklı kullanım şekli, bireyin hayatta kalmasına
hizmet etmeleridir. Potansiyel hazlarına hemen şimdi varılmalı, tatlarına hemen
burada bakılmalıdır; zira pek yakında solmaya başlayacakları kesindir.”
“Senecadan Durkheim’e kadar pek çok bilge, dinlemeye meyilli olan
herkese gerçek mutluluğun ancak insanın cismani hayatını aşan şeylere
bağlanmakla sağlanabileceğini hatırlatıp durdular. Ortalama günümüz okuru için
bu tür tavsiyeler anlaşılmaz ve lüzumsuz görünmektedir. Binyıllar içinde
zahmetle inşa edilen ve fani hayatı sonsuzluğa bağlayan köprüler kullanım dışı
bırakıldı.
Daha önce böylesi köprülerden mahrum bırakılmış bir dünyada
yaşamamıştık. Böyle bir dünyada yaşamakla neyle karşılaşabileceğimizi ya da
kendimizi ne tür şartların içinde bulabileceğimizi söylemek için çok erken.”
“Kendi tercihimiz olan alternatif bir kimliği elde
edebilmek için gereken vasıtaları seçmemiz artık bir sorun olarak görülmüyor
(onun için zorunlu olan teçhizatı almaya yetecek paramız varsa). Bizi bir
çırpıda olmak istediğimiz, görünmek istediğimiz, tanınmak istediğimiz karaktere
dönüştürecek donanım mağazalarda beklemektedir. Bunun en güncel örneğini vermem
gerekirse: Londra’nın merkezinde sürücüler için “trafik yoğunluğu! vergisi
uygulanmaya başlayınca, moda bilincine sahip Londralılar arasında “mobilet
sürücüsü olmak bir anda zorunlu” hale geliverdi (her ne kadar pek uzun sürmese
de). Zorunlu hale gelen sadece ‘mobilet” değildi; “mobilet sürücüsü kimliğini”
halk içinde göstermek isteyen herkes için olmazsa olmaz birtakım özel tasarım
kıyafetler de devreye girdi -Dolce&Gabbana deri ceket, kırmızı ve yüksek
tabanlı Adidas spor ayakkabılar, Gucci gümüş rengi kask, sarı çerçeveli Jill
Sander güneş gözlükleri...”
“Sijepan
Mestrovic’ten bir ipucu alan Hargeaves şunu öne sürüyor: “Günümüzde duygular
daralan ilişkiler dünyasının ‘şu an’ harmanında hasat edilip tüketilebilir
şeyler halinde yeniden ekiliyor. Reklamcılık otomobilleri arzu ve ihtirasla,
cep telefonlarını ise ilham ve şehvetle ilişkilendirir.” Fakat tacirler ne
kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, gidermeye söz verdikleri açlığı gideremezler.
İnsanlar tüketim maddelerine dönüştürülmüş olabilir fakat tüketim maddeleri
tekrar insana dönüştürülemez. Yani umutsuzca köklerini, akrabalığı, arkadaşlığı
ve aşkı arama ilhamını bize veren insanlara —birliktelikleriyle kendimizi
tanımlayabildiğimiz insanlara-.”
“Kimlik inşası
durdurulamaz bir deney şeklini almıştır. Deneyler hiç durmaz. Bir seferde tek
kimliği deneriz; fakat henüz denenmemiş pek çok kimlik köşe başında bizi
beklemektedir. Hayatımız boyunca henüz hayal dahi edilmemiş daha pek çok kimlik
icat edilmeyi ve şiddetle arzulanmayı beklemektedir. Halihazırda sergilediğimiz
kimliğin sahip olabileceğimiz en iyi kimlik olup olmadığını ve bize en yüksek
tatmini sağlayıp sağlamayacağını asla bilemeyiz.”