Dergâh Yayınları’ndan ilk baskısını Ağustos 1976’da yapan ve benim okuduğum 49. baskısını Ağustos 2020’de yapan bu kitap 224 sayfa.
Kitap Yahya Kemal’e ithafla başlıyor, önsöz ve dizin dışında
sırasıyla Ankara, Erzurum, Konya Bursa’da Zaman ve İstanbul bölümlerinden
oluşuyor.
Kitabın dili benim için çok ağırdı, belli bir noktadan sonra
sözlük kullanmayı bıraktım. Kitap, meraklısı için kesinlikle hazine gibi; ama
benim için çok ağır aktı. Müthiş bir bilgi birikimi, müthiş bir deha
kesinlikle, tasvirleri mükemmel, gözlerinizi kapatınca kendinizi orada
hissedecek kadar; ancak olmadı, dili yüzünden beni alamadı.
Tanpınar’ın harika gözlem yeteneği sayesinde beş şehrin
değişimi, geçmişi, o zamanki hali, tek tek geçirdiği değişimleri,
sosyo-kültürel yapısı, gelenekleri, coğrafi güzellikleri samimi bir deneme
olarak bu kitapta karşımıza çıkıyor. Gezi yazısı olarak değil de şehirlerin
geçmiş ve geleceğini anlatan dönemler üstü bir kitap olarak değerlendirebiliriz
bu kitabı, ne kadar harika olsa da maalesef ben zevkle okumadım. O şehirlerde
yaşayanların bazı sözleri aktarılmış kitapta, çok sevdiğim kişilerin bilmediğim
sözlerini kitapta bulmak beni mutlu etti. Tabii ki en çok kitapta Atamla ilgili
kısımları okurken heyecanlandım.
“Tiyatroda nasıl boş sahnede dekorun oyaladığı seyirci, söz
başlar başlamaz bütün o teferruatı görmez olursa, ben de öylece insan ıstırabı
karşısında tabiat güzelliğine kayıtsızdım, yabancıydım.”
“Ölümün zaferinin yanı başında, imkânsız bir kışın kasıp
kavurduğu bir bahçede, buzların kilidi çözülür çözülmez başlayan o acayip
baharlar gibi, yavaş yavaş hayatın türküsü yükseliyordu.”
“Yaralar dinmişti. Araya zaman dediğimiz büyük yapıcı
girmişti. İnsan ömrü, unutmanın şerbetine yiyecek kadar muhtaç.”
“İnsanlar çalışırken ne kadar mesut oluyorlar! Yaratmanın
hızı, onları içlerinde kavrayıp kurduğu zaman bu ölüm makinesi ne kadar güzel
ne temiz bir ahenkle işliyor! Sonra insanoğlu mesut olunca bütün varlık nasıl
değişiyor, ölüm kadar her şey nasıl sevimli, cana yakın oluyor, hiçbir şey
kendi alın teri kadar bir insanı tatmin edemez. Çalışan insan kendi varlığında
hüküm süren bir ahengi bütün kâinata nakleder. Hayatın biricik nizamı bu
ahengin kendisi olmalıdır. Böyle olunca her şey değişir, peşinde koştuğumuz
muvazeneyi buluruz. Şüphesiz bugünün büyük meseleleri var. Fakat hiçbiri kanla
halledilmeyecek, insan ruhu kendi gerçeklerine erişene kadar bu acıyı çekecek.”
“Bu bir akşam saati değil, tek bir rengin türlü perdeleri
üzerinde toplanan bir masal musikisiydi. Zaten güneş o kadar sakin, o kadar
hareketsiz bir halde alçalıyordu ki dikkatimiz ister istemez gözlerimizden
ziyade kulaklarımızda toplanmıştı. Hepimizde çok derin, çok esrarlı bir şeyi,
eşyanın kendi diliyle yaptığı büyük bir duayı dinler gibi bir hâl vardı. Sonra
bu billur aynanın üstünde, kendi parıltısından daha koyu ışık nehirleri taşmaya
başladı. Nihayet güneş iki dağın arasında kaybolacağı zaman, son bir ışık,
olduğumuz yere kadar uzandı. Toprak derin derin ürperdi. Ova yavaş yavaş saf
gümüşten erimiş altın rengine, ondan da akşam saatlerinin esmerliğine geçti.”
“Bazen de “Odasına varılmıyor köpekten” mısraıyla başlayan
çok hayasız oyun havasını söylerdi. Bu sonuncusunun havası ve ritmi kadar ten
hazlarını zalimce tefsir eden başka eserimizi tanımadım. Sanki bütün ömrünü en
temiz ve saf dualarla hep başı secdede geçirdikten sonra nasılsa bir kere günah
işleyen ve artık bir daha onu unutup hidayet yolunu bulamayan ve en keskin
pişmanlıklar içinde hep onu düşünen ve hatırlayan bir lanetli veli tarafından
uydurulmuştur. O kadar ten kokar ve yıkıcı günahın arasından o kadar büsbütün
başka şeylere, artık hiç erişemeyeceği şeylere kanal açar.”
“Bu âlemde her şey var. Geçmiş günlerimiz, hasretlerimiz,
ıstıraplarımız, sevinçlerimiz, ümitlerimiz, hepsi orada kendi hususiyetlerini
yapan renklerle mevcut.”
“Şimdi ise onu ve emsalini başka bir gözle görüyorum. Hepsi
idealin serhaddinde susmuş bu insanların hikmetinde kaybolmuş bir dünyayı
arıyorum. İstediğime onlarla erişemeyince şiire, yazıya dönüyorum. Onu
musikinin kadehinden istiyorum; kadeh boşalıyor, susuzluğum olduğu gibi
kalıyor; çünkü sanat da aşk gibidir, kandırmaz, susatır. Ben seraptan seraba
koşuyorum. Her başına koştuğum pınarda muammalı çehreler bana uzanıyor;
bilmediğim, seslerini tanımadığım dudaklar benimle bitmez tükenmez işaretlerle
konuşuyorlar, fakat hiçbirinin dediğini anlamıyorum; ruhum dudaklarından
ayrılır ayrılmaz hiçbir şeyin değişmediğini görüyorum. Belki onlar da bana
kendi tecrübelerinden, her adımda karşılarına çıkan sert duvarlardan
bahsediyorlar; "Biz de senin gibiydik," diyorlar. "Hiçbir suale
cevap alamazsın. Asıl olan içindeki hasrettir; onu söndürmemeye çalış." Ve
onun eski bir ocak gibi daima uyanık bulunması için kâh Ferâhfezâ Peşrevini
veya Acemaşiran Yürük Semaisini, kâh Süleymaniye'nin beyaz fecir gemisini, kâh
Karacaahmet'in serviliklerini karşıma çıkarıyorlar; Şerefâbâd'ın kırık mermer
havuzlarına benzeyen bir yığın adı, bu hazır kalıpları içimdeki hasretle
doldurayım diye bana uzatıyorlar.”
“En büyük meselemiz budur; mazi ile nerede ve nasıl
bağlanacağız, hepimiz bir şuur ve benlik buhranının çocuklarıyız, hepimiz
Hamlet’ten daha keskin bir “olmak veya olmamak” dâvası içinde yaşıyoruz. Onu
benimsedikçe hayatımıza ve eserimize daha yakından sahip olacağız. Belki de
sadece aramak ve bütün kapıları çalmak kâfidir.”
“Tabiat bir çerçeve, bir sahnedir. Bu hasret onu kendi
aktörlerimizle ve havamızla doldurmamızı mümkün kılar.”
“En iyisi, bırakalım hatıralar içimizde konuşacakları saati
kendiliklerinden seçsinler. Ancak bu cins uyanış anlarında geçmiş zamanın sesi
bir keşif, bir ders, hulâsa günümüze eklenen bir şey olur. Bizim yapacağımız yeni,
müstahsil ve canlı bugünün rüzgarına kendimizi teslim etmektir. O bizi güzelle
iyinin, şuurla hulyanın el ele vereceği çalışkan ve mesut bir dünyaya
götürecektir.”


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder