2019’da Sel Yayıncılık’tan çıkan bu kitap 96 sayfa. Kitap, 42 günlük oda hapsiyle cezalandırılan bir subayın, dört duvar arasında ve sadece otuz altı adımlık bir odada kalmakla yetinmeyip, zihninde yaptığı yolculukları konu edinmiş. Bu öyle bir düşsel yolculuk ki, dört duvarın sınırlarını kaldırıp sonsuzluğa açılıyor.
Zaman, mekan, hapis duygusunu bir illüzyona dönüştürerek
asıl esaretin ya da özgürlüğün zihinlerimizde olduğunu çok iyi anlatan bir
kitap. Dış koşulları bir yana bırakıp zihninde kendini istediği her yere
götürüp istediği her güzelliği gören bu subayın hikayesi gerçek anlamda bir
özgürlük metni.
“Beni bir şehri dolaşmaktan men ettiler. Hepsi bu. Ama bütün
bir evreni bana bıraktılar: Uçsuz bucaksızlık ve sonsuzluk emrime amadedir.”
“Gerçekten de, herkesten gizlenerek çekilebileceği küçücük
bir odası bile olamayacak kadar bahtsız, terk edilmiş olabilir mi insan?”
“Kendimizi hayal gücümüze teslim ederek, o bizi nereye
götürmek isterse, her yerde onu takip edeceğiz.”
“İnsanın ezeli ve asla tatmin bulmayan arzusu, kendi gücünü
ve yeteneklerini artırmak, olmadığı yerde olmak, geçmişi hatırlamak ve
gelecekte yaşamak değil midir?”
“Gökyüzü dünyaya güzel bir günü müjdelemek istediğinde, gün
doğumunda bulutları bu sevimli renge boyar.”
“Kalbine ve ruhuna uygun bir dost bulan kimse ne mutludur!
Zevk, duygu ve bilgi benzerliğinin birleştirdiği bir dost; hırstan ya da
çıkardan başı dönmeyen bir dost; bir sarayın şatafatındansa, bir ağacın
gölgesini tercih eden biri! Ne mutlu dostu olana!”
“Ben umudumu asla varsayımlara dayandırmıyorum. Havada uçan
bir böcek görmek beni ikna etmeye yetiyor; ve genellikle kır manzarası,
havadaki koku ve etrafımda yayılan bilmem hangi cazibe karşısında düşüncelerim
öyle bir şahlanıyor ki, ölümsüzlüğün yok edilmez bir kanıtı ruhuma şiddetle
girip onu bütünüyle ele geçiriyor.”
“Bu kederli yeryüzünde huzur yok!”
“Heyhat, çirkinliğin kendini tanıyıp aynayı kırması çok
enderdir! Etrafımızdaki aynalar ne kadar çoğalsa ve ışıkla hakikati geometrik
bir kesinlikle yansıtsa da boşunadır. Tam ışınlar gözümüze girip bizi olduğumuz
gibi resmedeceği anda, kendimize olan sevgimiz aldatıcı prizmasını bizimle
görüntümüz arasına yerleştirir ve bize bir tanrısallık sunar.”
“Bir yerde, soğuktan ölmemek için bir grup çocuk birbirine
sarılmış. Başka bir yerde, sitem edecek kadar bile sesi çıkmayan bir kadın
titriyor. Yoldan geçenler, alıştıkları bu manzara karşısında duygulanmadan
gidip geliyorlar. Arabaların gürültüsü, ölçüyü kaçırmış insanların sesleri,
müziğin hoş tınıları, kimi zaman bu bahtsızların çığlıklarına karışıp dehşet
verici bir ses uyumsuzluğu yaratıyor.”
“…aniden bir beyaz ayı, bir filozof, bir kaplan ya da bu
türden başka bir hayvan girse ve sahneye çıkıp avazı çıktığı kadar bağırsa:
“Bedbaht insanlar! Benim ağzımdan size seslenen hakikati dinleyin:
Eziliyorsunuz, baskı altındasınız; bahtsızsınız, canınız sıkılıyor; çıkın bu
uyuşukluktan!” Bunları düşünüyorum…”
“Fikirlerimde ve duygularımda ne büyük değişiklikler
yaşanmış! Dostlarım ne kadar farklılaşmış! O zamanın mektuplarını bugün
incelediğimde, beni artık hiç ilgilendirmeyen projeler için ölesiye
çırpındığımızı görüyorum.”
“Binlerce önyargının istilası altındaydık; dünyayı ve
insanları hiç tanımıyorduk, fakat yine de ilişkimizde nasıl bir sıcaklık vardı!
Ne yakın bir ilişki! Nasıl da sınırsız bir güven! Bizler hatalarımızla
mutluyduk. Ah, ya şimdi! Artık her şey değişti; başkaları gibi, bizim de insan
kalbini okumamız gerekti ve hakikat, ortamıza bir bomba gibi düşerek,
yanılsamanın büyülü sarayını sonsuza dek yok etti.”

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder